İçeriğe geç

iftiharla alkışlamaları gerekir. Hal böyleyken neden o hakiki kardeşlere ve fedakâr yardımcılara rekabet edercesine bakılıyor ve bu yüzden ihlâs kaçıyor? Neden vazifenizde itham edilip dalâlet yolundakilerin gözünde, sizden ve mesleğinizden yüz derece aşağı olan, “din vasıtasıyla dünyayı kazanmak, hakikat ilmiyle geçimini sağlamak, açgözlülük ve hırs yolunda rekabet etmek...” gibi müthiş suçlamalara maruz kalıyorsunuz?

Bu hastalığın tek çaresi, nefsini itham etmek ve nefsinden değil, daima karşısındaki dava arkadaşından taraf olmaktır. Âlimlere göre adap ve münazara ilminde hakperestlik ve insaf düsturu şudur:

“Bir mesele münazara edilirken kendi sözünün haklılığını savunup haklı çıktığına sevinen, karşısındakinin haksızlığına ve yanıldığına memnun olan, insafsızdır.” Hem o insan zarar eder. Çünkü haklı çıktığı vakit o münazarada bilmediği bir şeyi öğrenemez, gurura kapılma ihtimaliyle zarara düşebilir. Eğer karşısındaki haklı çıksa, zararsız, bilmediği bir meseleyi öğrenip faydalanır, nefsi gururdan kurtulur. Demek ki, insaflı hakperest, hakkın hatırı için nefsinin hatırını kırar. Hakkı düşmanının elinde bile görse, yine gönül rızasıyla kabul edip ondan taraf olur ve halinden memnuniyet duyar.

İşte; din, hakikat, tarikat ve ilim ehli bu düsturu kendilerine rehber kabul ederse ihlâsı kazanır ve ahirete ait vazifelerinde başarılı olurlar. Bu feci düşüşten ve kendilerini bekleyen musibetten Allah’ın rahmetiyle kurtulurlar.

سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنآ إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ

229