Bu hakların, insanlık tarihi boyunca -yeterli veya değil- hâlihazırdaki seviyeye ulaşabilmesi için çok uzun süreçlerden geçilmiş; uğrunda uzun mücadeleler verilmiş, defaatle ifratlara-tefritlere girilmiş; bilmem kaç kere değişik tipte yanlışlar yapılmış, mevcut hatalar düzeltilirken daha farklı yanlışlıklara girilmiş; neden sonra eksik veya tamam bazı esaslar belirlenerek şöyle-böyle bir çerçeve ortaya konabilmiş, ama ikmal, tashih ve rötuşlamalar hiçbir zaman durmamış -durmayacak gibi de görünüyor- düzeltmeler, açmalar, genişletmeler beraberlerinde bir kısım hatalar da getirmiş; çok defa hüsnüniyetler ve kıyasıya gayretler inkisarla neticelenmiş, ya bir süre her yanda ümitsizlik homurtuları duyulmaya başlamış veya “sil yeni baştan” denip her şeye baştan başlanmıştır. Problemler hiçbir zaman bitmemiş, alternatif arayışlar sona ermemiş, bir sürü düşünce, teâruzların-tesâkutların ağında değersizliğe mahkûm edilerek çöpe atılmış; bu arada düşünce diye bir sürü fantezilere girilmiş ama hiçbir zaman boşluk doldurma humması dinmemiştir, dineceğe de benzemiyor.
Bizim dünyamızda insan hakları, İslâm’ın ilk zuhuruyla tafsilî bir surette ortaya konmuş; ilk dinlerde icmâle emanet veya içtihatla vuzuha kavuşacak mahiyette bir ima, bir işarette meknî bu haklar, Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha sayesinde herhangi bir farklı anlayışa meydan vermeyecek şekilde, hem de tavzih ve tasrih üslûbuyla âdeta yeniden bir kere daha vaz’edilmiştir.