Bütün bu hakların hakiki sahibi, ecza u mürekkebâtın, cevâhir u ârâzın, esbâb u müsebbebâtın da sahibi olan Cenâb-ı Hak’tır. Ne var ki O, bu hakları, bir kısım yetkili makamlar vasıtasıyla bazı kimselere menfaat, bazılarına salâhiyet, bazılarına da o menfaatlerden yararlanma ve o salâhiyeti kullanma hakkı olarak bahşetmiştir. Ancak, O’nun halifeleri olarak bu tür tasarrufta bulunanlar, ferdî hukukun yanında âmmenin haklarını da nazar-ı itibara alma ve dengeyi koruma mecburiyetindedirler.
Gerçi bu hakların sahipleri zahiren fertler veya tüzel kişilerdir, ama yine de -yukarıda da temas edildiği gibi- bütün hukukun hakiki sahibi Cenâb-ı Hak’tır ve O’nun insanoğluna emanet muhtevalı bir armağanıdır. Bizim, “Allah hakkı”, “insan hakkı”, “müşterek haklar” dediğimiz şeyler ise, bu hakların hükümleri itibarıyladır ve fukahanın ıstılahına emanet bir taksimdir. Şimdi isterseniz o taksime de küçük bir kapı aralayalım:
Fıkıh açısından haklar:
1. Her şeyin hakiki sahibinin Cenâb-ı Hak olması itibarıyla hüküm açısından mahzâ Allah hakları ki; şöyle böyle topluma ait âmme hukuku dediğimiz bütün hususlar da bu haklar içinde mütalâa edilmiştir..
2. Mülkiyeti, tasarrufu, nemalandırılması, menfaatleri fertlere ait olması açısından ve tabiî hüküm itibarıyla kul hakları..
3. Menfaat, fayda, çıkar ve tasarruf bakımından hem ferdi, hem de toplumu ilgilendiren yine hükme bağlı müşterek haklar diye üçe ayrılır.