İçeriğe geç

Bu itibarla hak, lizâtihî ve liaynihî bir tanedir; o da, mutlak mevcut, mutlak sabit ve her şey O’nun vücudunun, sübutunun bir ziya ve bir tecellisinden ibaret bulunan vücûd-u Hak’tır. Buna karşılık bütün “mâsivâ”, “hak ligayrihî”, “hak ligayri zâtihî” olarak, bir istinad u istimdat noktasına ihtiyaçları itibarıyla her zaman mâlüldürler. Ama, yine de vücûb-u Hak’tan gelen şua ile mevcut ve sabit sayılırlar. Vücud itibarıyla sabit kabul ettiğimiz her nesne ziya-yı Hakk’ın vücudunun bir şuâı olduğu gibi, âsâr ve ef’âl âlemindeki her oluşum, her gelişim, her iş, her faaliyet, her vazife, her mükellefiyet de ancak Hakk’a nisbet edilip O’na bağlandığında bir kıymet ifade etmektedir. Aksine Hak’la irtibatı ortaya konamayan, O’na izafe edilmeyen; bu irtibat ve nisbet çerçevesinde yürütülmeyen, işletilmeyen, başlatılmayan, tahlile-terkibe tâbi tutulmayan her faaliyet de bâtıl ve bir vesile-i hüsrandır. Değil sair işlemeler, başlamalar, aktiviteler ve bunlara terettüp eden semereler; Hakk’a nisbet-i tâmmı olmayan iman ve amel-i salih dahi -ona da salih denecekse- sırf bir kuruntu ve nazariye ve Şâri beyanıyla beyhude bir yorgunluktan ibarettir.

220