İkinci bir idamlığın bu son vazifesi de bana verilmişti.. yanına oturdum. Hiç unutmam, gayet mert bir çocuktu. Âmentü’yü yarıya kadar okudu; sonra dili dönmedi. Daha sonra, “abdest alsan” deyince, elini ayağına götürmeye çalıştı ama ayaklarını yıkayamadı. Bu zatın, abdest alırken ayaklarını yıkayamadığını hiç unutmam. Ben kendisine Âmentü’yü tekrar ettirmeye çalışırken bir aralık bazı şeyler mırıldandı. Onu dikkatle dinleyince: “Acaba beni bir kere daha Adlî Tıp’a gönderseniz, belki bana deli derler ve biraz daha yaşarım.” dediğini anladım. Ona artık yeniden Adlî Tıp’a gitmenin mümkün olmadığını, Meclis’in ve Reis-i Cumhur’un kararı imzaladığını söylediysem de idam olmamak ve yaşamak için çırpınıp, kurtulma yolunu arıyordu.
İşte bu hâdiseler, yokluğun nasıl bir felâket olduğunu bildirmesi açısından gayet mânidardır. Dirilmemek üzere yok olmayı düşünmek insan için bin ölümden beterdir. İhtimal, ehl-i dalâlet ve küfür bile öldükten sonra binde bir dahi olsa dirilmeye ihtimal veriyorlar ki, vicdanları bir nokta-i istinatbuluyor ve bütün bütün hezeyana girmiyorlar. Yoksa sadece dirilmemek üzere kabre girme düşüncesi bile insanı hayattayken bitirir ve bu meselenin ızdırabı onu daha ölmeden öldürür. Evet, bir insanın bu dünyada öldükten sonra dirilmeyeceğine ve yok olmaya inanması, Cehennem azabından daha korkunçtur. Bu inançtaki bir kimseye, öldükten sonra yaşayacağını ama her gün kendisinin sımsıcak hamama sokulup çıkarılacağını söyleseler, eminim o buna razı olacaktır.