Selef-i sâlihînin bu mevzuun hem menfisi hem de müspetinde pek çok müşâhedeleri olmuştur ve bunlar, daha ziyade Kitâbü’r-Rekâik denen, insanın ruhunu harekete geçiren, kalbine dokunan, onun nazarını ahirete ve hesaba tevcih eden meselelerden meydana gelen kitaplarda ele alınmıştır. Buna, İmam Kurtubî’nin bir Tezkire’si misal verilebilir. Bu tür eserlerde gördüğümüz gibi seleften öyle kimseler vardır ki, vefat ederlerken âdeta kanatlanıp uçmuşlardır. Zira böyleleri hayatları boyunca Kur’ân’la iştigal etmiş, onu sevmiş ve ona gönül vermiş kimselerdir ki, bunlar komada dahi olsalar gürül gürül Kur’ân okumuş ve dilleri Hak adına hiç susmamıştır. Zira bu mesele onlar için artık bir şuuraltı olmuş ve âdeta onların iç melekeleri dinamosu hâline gelmiştir. Hayatında namazın büyük bir yeri olan Müslüman için ölüm anında en tatlı şey, Rabbisinin huzurunda başını yere koyup secde hâline gelmesidir. Hadiste bildirildiği üzere, insanın, Rabbine en yakın olduğu an secde hâlidir.[2] İşte böyle bir insan secde hâlinde ruhunu Rabbisine teslim etmek ister. Nitekim bu şekilde vefat edenler de vardır ki merhum Ahmet Naim de bunlardan biridir.