Ayrıca fukaha-i kiramdan bazıları da hakkında açık hükm-i şer’î olmayan meselelerde maslahata binaen hüküm vermişlerdir. İmam Malik, dinin insanların maslahatlarını korumak, onları zararlı şeylerden uzak tutmak gayesinden hareketle bazı şartlara bağlı olarak mesâlih-i mürseleyi müstakil şer’î bir delil kabul etmiştir. Hanefîler kendi usûllerinde maslahata başlı başına bir kaynak olarak yer vermeseler de onların “istihsan” anlayışları da mesâlih-i mürseleyi içine alır mahiyettedir. Bazı farklılıklar olmakla beraber genelde Hanbelîler de Malikîler gibi mesâlihi bir hüccet olarak kabul etmişlerdir. Şafiîlere gelince onlar da Hanefîler gibi bu prensibi açık bir hüccet olarak görmemişlerdir.
Zekât vermedeki maslahatın ne olduğu hususunda i’mâl-i fikir edip bu maslahatı değişik şekilde yorumlayan fakihlerin aynı meseledeki farklı mütalâalarına göz atmanın da yararlı olacağı kanaatindeyim. Mesela, İmam Malik Hazretleri, kiralık olarak pek çok evi ve dükkânı olan bir insanın vereceği zekâtı neye göre hesaplaması gerektiği hususunda demiştir ki, fukara için maslahat, o evlerin ve dükkânların anaparası ne ise zekâtın onlardan verilmesini gerektirir.[3] Hanefî mezhebinin nokta-i nazarı ise böyle değildir. Onlara göre bu akarların zekâtı, onlardan gelen kiraya göre hesap edilir.[4] Yani Hanefîler de hesabın, akarlardan gelen kiraya göre yapılmasını fukara adına maslahata daha uygun bulmuşlardır. Sonuç itibari ile diyebiliriz ki, Kitap ve Sünnet’ten açık şer’î bir nas olmayan konularda bazı fakihler, tâli edille-i şer’iyeden sayılan maslahata göre hüküm vermişlerdir.
Mazarrata gelince, o da genel mânâda zararlı olan şey demektir.