İçeriğe geç

Hamd kelimesi bundan farklıdır; zira o, hem “fedâil” hem de “fevâdıl”a bakar. Yani Allah Teâlâ, Mâbud-u Mutlak olması itibariyle O’ndan bize –farz-ı muhal– bir lütfu erişmese de O, kemal ve cemal-i mutlak sahibi olması itibariyle “Mâbud-u bi’l-Hak” ve “Maksud-u bi’l-İstihkak”tır. Şükre gelince o, nimet ve teveccühün vücuduna vâbestedir. Onun için musibetler karşısında hamd edilir de onlara karşı şükredilmez; evet, şükür, bir nimet mukabilinde olur.

Bu açıdan burada şuur ve idrak çok önemlidir. Acz ve fakrın doğru sezilmesi, insanı yönlendiren bu iki faktörle şevke yönelmek ve sürekli hizmet atmosferinde bir metafizik gerilim içinde bulunmak öyle ilâhî bir lütuftur ki bunu tatmayan bilmez. Ancak, bu metafizik gerilim bazen insanın bu mevzudaki gayretleriyle olur, bazen de mü’min-i âşıkın cezb ü incizâbı ölçüsünde kendini gösterir; gösterir de o, Allah tarafından çekilmeye başlar ve irade edilene fâik mazhariyet ve maiyyetlere erer, erer de göz açıp-kapayıncaya kadar olsun nefsiyle baş başa bırakılmaz, bırakılmaz ve doğrudan doğruya Allah tarafından sevk ve idare edilme teveccühleriyle yaşar. Bu da Allah’ın insana lütfettiği derinlerden daha derin bir ihsandır. İşte bu lütufların derinliğini idrak eden bir insan artık hep şükreder ve bu şükrüyle bütün ubûdiyetin envâını câmi bir mukabelede bulunmuş olur.

45