O Hazret’in beyanında, kulluğun esaslarını ifade eden bu dört husus sayılan “acz, fakr, şevk ve şükr” sıralamasında şükür en sona bırakılmıştır. Zira şükür, kendisi de ayrı bir şükrü gerektirmenin yanında bütün nimet ve mevâhibe karşı vazife, sorumluluk ve kadirşinaslığın bir ifadesidir. Yani bir insan, eli olmadığı hâlde birilerini kündeye getiriyor veya ayağı olmadan mesafe alabiliyorsa, yani o, bütün kudret ve kuvvetin O’ndan olduğu iz’anı içinde ise, servet O’nun, o da O’nunla zengin olduğunun şuurunda ise, işte o zaman o insan asla ye’se düşmez. Zira böyle biri kendini hep O’nun servetiyle ganî görür ve sürekli şevkle şahlanır ve mazhariyetlerini şükürle taçlandırır. Evet, bizler her zaman Allah’a böyle şükretmeli ve “Aczimizi bizim için ayn-ı kuvvet, fakrımızı ayn-ı gınâ hâline getiren, bizi şükürle sürekli coşturan Allah’a binlerce hamd ve senâ olsun.” demeliyiz.
Burada şükür ile hamdin farklılığına dikkat çekmenin de yararlı olacağını düşünüyorum. Şükür, mevcut bir nimet ve mevhibe karşılığında Allah’a mukabelede bulunma demektir. Hamd’de ise bir mukabele meselesi söz konusu değildir. Bu itibarladır ki bu dört esas arasında hamd değil de şükür tabiri kullanılmıştır. Aslında burada ciddi bir şekilde şuura parmak basma hususu da söz konusudur. Acz ve fakr, Allah’ın bize açık nimeti olduğu şuuru ile sinelerimizin şevkle coşması ve bunun Allah’ın bize bir lütfu, ihsanı olduğu kavranıldıktan sonra, geriye artık O’nun (celle celâluhu), üzerimizde mevcut olan nimetlerine karşı mukabelede bulunma kalıyor ki o da şükür ile eda edilmektedir.