İçeriğe geç

İşte bizim, Rabbimiz’e karşı ibadet ü taatimiz de, Mevlâna’nın anlattığı bu sermayesi bir testi çöl suyu olan adamın armağanı mahiyetindedir. O yüzden bizler her zaman, “Ey bu yerlerin Mâlik-i Hakikîsi, ey bütün hazinelerin sahibi! Bizim, ibadet adına sunduğumuz şeylerin hiçbirine Sen muhtaç değilsin, bunları bizden bir sadakat nişanesi olarak istiyorsun. Biz de bunun için elimize geçen bu küçük şeylerle Senin dergâh-ı nezd-i ehadiyetine sığınıyor, damlamızı derya yapmanı diliyoruz.” demeliyiz. İşte bu, ihlâstır, samimiyettir, özyürekliliktir.

Meseleyi sorudaki ifadenin alındığı yerdeki tarif içinde ele alacak olursak, insan, emredildiği için ibadet yapmalı; evet, biz ibadetimizi, Rabbimiz emretti diye yapmalı ve neticede de “rıza-i ilâhî” demeliyiz. Zira Rabbimiz hoşnut olduktan sonra başka bir şey olmasa da olur. Ama O razı olmazsa, yapılan şeylerin hiçbiri bir kıymet ifade etmez. Evet, amelde rıza-i ilâhî olunca her şey tamam demektir. Burada da yine bir menkıbe ile meseleyi tenvir edebiliriz:

Harun Reşid’in Bermekîlerden Cafer adında bir veziri vardı. Abbasi hilâfetine karşı kötülükleri olmuştur ama yine de sadık bir insandır. Harun Reşid onu evvelâ kızkardeşiyle evlendirmiş, sonra da bir kısım melhuz veya muhakkak ihanetlerden ötürü öldürtmüştür. Halife bir gün tebasına hediyeler dağıtırken Cafer’i de çağırtır;

– Sen de bir şey iste vereyim, der. O, hiçbir şey istemez ve;

– Canının sağlığı hünkârım, diye cevap verir.

– Servetimin dörtte birini…

– Hayır, istemem, der.

– Yarısını… dörtte üçünü… hepsini vereyim…

– Serveti ne yapayım padişahım, der ve dünyalık bir şey istemediğini ifade eder.

– E ne istiyorsun?

260