Kur’ân’da çok defa âfâkî tefekküre davetten sonra insan hemen enfüsî tefekküre yönlendirilir ve eliniz, ayağınız, renkleriniz, diliniz, lehçeleriniz, uzuvlarınızdan söz edilir. Böylece o, âfâkî tefekkürün hemen arkasından enfüsî tefekküre geçer. Geniş dairede kâinat kitabındaki tefekkürü müteakip zihnimiz dağılmasın diye daha küçük mikyasta karşımıza koyduğu küçük bir kitap sayılan; kâinat kitabının fihristi insanın iç dünyasında bizi mütalâaya sevk eder. Mesela, “Muhakkak göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelişinde düşünen insanlar için elbette birçok ibretler ve dersler vardır.” (Âl-i İmrân sûresi, 3/190) dedikten sonra hemen رَبَّنَا مَا خَلَقْتَ هٰذَا بَاطِلًا “Ey büyük Rabbimiz! Sen bunları gayesiz, boşuna yaratmadın…” (Âl-i İmrân sûresi, 3/191) ifadesiyle devam eder ki, bu bütünüyle bir âfâkî tefekkürdür. Bazen de وَفِۤي أَنْفُسِكُمْ “Bizzat kendi varlıklarınızda da böyle deliller vardır.” (Zâriyât sûresi, 51/21) deyiverir. Görüldüğü gibi burada Cenâb-ı Hak, semaları nazara verip, Allah’ın vaat ve vaîdlerinin oradan geleceğini, her şeyin oradan başladığını, insanların başına kıyametlerin oradan kopacağını söyledikten hemen sonra; “Nefislerinizde de basîretinizi açıp derinleşmek, im’ân-ı nazar etmek istemiyor musunuz hâlâ?” denilmektedir ki bu da âfâkî ve enfüsî tefekkürün ne kadar iç içe olduğunu gösterir.
Tekrar edelim, biz, kâinatın geniş kitabı hakkında düşünmeye âfâkî tefekkür diyoruz. Fiziğin, kimyanın, astronominin ışığı altında, onların açtığı yolda, Cenâb-ı Hakk’ın varlığına, birliğine, O’nun Zât, sıfât ve esmâsının delillerine, hatta daha da derinleşerek, sıfatlar ufkuna, dahası O’nun Zât’ını görme ve bilme arzusuna, düşünce mülâhazalarına girer, sonra yine döner kendi nefsimizde düşüncelere dalarız.