Onu çok bilemeyeceğim. Zira insan, himmetinin ölçüsüne, büyüklüğüne-küçüklüğüne, derinliğine-sığlığına göre değerlendirilir. Meselâ, bir insan vardır ki sadece kendini düşünür. Nefsi adına meknî hiçbir şey kalmasın ister. Hatta Zât-ı Ulûhiyet’in bütün esrarı sadece kendine müncelî olsun arzu eder. Bu tek başına bir insandır. İbn Beşiş gibi. Fakat bir de insan vardır ki doğduğu andan itibaren toplumun hemen her kesimine, her ünitesine açıktır. İlahiyatçılarla ayrı, halkla ayrı, askeriye ile ayrı bir münasebet içindedir. Himmeti çok âlidir. Küllî bir ruha sahiptir ve bu yönüyle o, toplumun tüm katmanlarıyla münasebet yolları arar-araştırır ve bulur. Hani Üstad’ın verdiği misal içinde, bir köy, şehir, kasaba, belde, vilayet, ülke ölçüsünde düşünen insanlara nispeten, dünya çapında düşünen insan çok daha engindir. İşte Hz. Muhammed (sallallâhu aleyhi ve sellem) ve sırasıyla diğerleri. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanları bırakın, cinlerin, meleklerin, ruhanîlerin dahi ızdırabını çeker. İhtimal melekler niye birinci kat semada, ruhlar niye başka yerde değil de sema-i dünyada pervaz ediyor, bunları düşünür ve üzülür. Hz. İbrahim, Kur’ân’ın ifadesiyle tek başına bir ümmet ve himmeti o denli engin. Hz. Musa, Hz. İsa… ve diğerleri. Hz. Ebû Bekir, “Vücudumu o kadar büyüt ki, Cehennem’i sadece ben doldurayım.”; Hz. Bediüzzaman “Milletimin imanını selâmette görürsem Cehennem’in alevleri içinde yanmaya razıyım.”; Fuzûlî “Bir an belâ-yı dertten eyleme cüdâ beni.” ve daha nice misaller.