Dördüncü Bölüm Büyüteç
DASİTÂNÎ BİR KARDEŞLİK İÇİN
Asr-ı Saadet’teki kardeşlik, tarihe her yönüyle “örnek bir kardeşlik” ve onu dasitânî bir şekilde gerçekleştirenler de “örnek bir nesil” olarak geçmiştir. Ve bu seviyede bir kardeşlik, daha sonra hemen hiçbir zaman diliminde -maalesef- o ölçüde temsil edilememiştir.
Gerçi, Hz. Osman ve Hz. Ali döneminde onların aralarında bir kısım ihtilaf ve iftiraklar görülmüştür ama, bunları çıkaranlar, o “saff-ı evvel”i teşkil eden “yıldızlar” değil; arkadan gelen çilesizlerdir. Ve biraz da, öndekilerden bazıları önünü alamayacakları bu ihtilaf ve iftirak fitneleri içinde değişik şekilde rol almışlardır. Ama yine de her şeye rağmen bunlar, hayatlarının sonuna kadar belli ölçüde dengeli yaşamışlardır. Şimdilerde -esefle arz edeyim- “İbn Sebe diye birisi veya Übey İbn Selûl fitnesi diye bir şey yoktur; aslında sahabe kendi arasında ihtilafa düşmüştür.” gibi sözlerle, bir yönüyle haricî düşmanların yaptıklarını hafife alma ve onları pâka çıkarma, hatta tezkiye etme gayretleri söz konusudur. Hâlbuki böyle bir düşünce, Kur’ân-ı Kerim’in وَالسَّابِقُونَ الْأَوَّلُونَ مِنَ الْمُهَاجِرِينَ وَالْأَنْصَارِ1 ve رَضِيَ اللّٰهُ عَنْهُمْ وَرَضُوا عَنْهُ2 dediği insanları karalamak demektir. Tarihî bir gerçektir ki, o dönemdeki Yahudiler başta olmak üzere bütün şer güçler İslâm tarihi içindeki hemen bütün ihtilaf ve fitnelerde ellerinden geldiğince bir şeyler yapmış ve aktif rol oynamışlardır.
Evet, o “yıldız insanlar”ın (radıyallâhu anhüm) arasında ilk dönem itibarıyla hem hissî hem de mantıkî kardeşlik hâkimdi. Ancak bu kardeşliğe bir dünyevîlik tosladı ve aradaki vahdet muvakkaten kırıldı. Bu kırılmadan sonra da, o safvet bir daha temsil edilemedi.
Dipnotlar
- 1 “Muhacirlerden ve ensârdan o ilkler, o önde gidenler.” (Tevbe sûresi, 9/100)
- 2 “Allah onlardan razı, onlar da Allah’tan razıdırlar.” (Tevbe sûresi, 9/100)