Netice itibarıyla, herkes sahip bulunduğu imkânlarla Allah yolunda seferber olmakla mükelleftir. Birinin atı vardır; o atını alıp gider ve kervana katılır; bir diğerinin atı da yoktur arabası da, o da o hâliyle orduya katılır; bir başkasının atı hatta atları yanında, birçok askerî teçhizatı vardır, o da onları alır askere gider ve hep birlikte Allah yolunda mücadele ederler. İşte bütün bunlar belki de Cenâb-ı Hak indinde atbaşı sayılabilir ve hepsi de aynı sevabı alır. Çünkü bunların hepsi sahip oldukları bütün imkânlarıyla seferber olmuşlardır.
Burada bir ayrı hususa bilhassa temas etmekte fayda mülâhaza ediyorum: Bir insanın hem çok vermesi hem de ihlâsını koruması, olabildiğine zordur.. zordur ama “meşakkat miktarınca sevap” kaidesince böyle bir davranışın sevabı da çok fazladır. Evet, maddî imkânların bir yandan refah, ferah vaadettiği, bir yandan da riya ve süm’aya kapılar açtığı bir dönemde, insanın ihlâsını, samimiyetini ve Rabbisi ile irtibatını koruması, elbette onun ecir ve sevabının da çok olmasını netice verecektir.
Meselenin diğer yanı, İslâm’ın fedakârlıklar adına getirmiş olduğu ölçü ile alâkalı idi. Şahsen ben bu mevzu üzerinde sabit bir ölçü bilmiyor ve hatırlamıyorum. Gerçi zekât ve öşür adına âyet ve hadislerle tespiti yapılan sabit miktarlar vardır.. ve bu miktarlar insanı mesuliyetten kurtaracak minimum sınırları bildirirler. Meselâ; altın, gümüş ve ticarî emtiada nisap 20 miskal altın, tarladan elde edilen ürünlerde onda bir vb. gibi. Yalnız bu miktarlar, işin minimum yanıdır ve bu, zekât veya öşür verilirken bu ilâhî kıstasların altına düşülmemesi demektir. Tıpkı namazlarda olduğu gibi…