İçeriğe geç

Evet, başa dönecek olursak, İslâm ve Kur’ân’a hizmette bazen madde ön plana çıkar.. çıkar ama, bu mutlak bir hakikat değildir. Zamana, mekâna ve kişilerin durumuna göre değişkenlik arz eder şekilde çıkar.

Bunu böylece tespit ettikten sonra, meseleyi iki ayrı açıdan değerlendirebiliriz:

1. İnsanların az veya çok sahip oldukları maddî imkânları Allah yolunda harcamaları ve infak etmeleri.

2. Bu mevzuda yapılabilecek fedakârlığın, İslâm’ın getirmiş olduğu sınırlar içinde ele alınması.

Evet, günümüzde, mü’minler arasında çok çarpık ve çarpık olduğu kadar da yanlış bir anlayış var. Diyorlar ki: “Benim maddî imkânlarım geniş değil, servetim yok, dolayısıyla malî ibadetler, yani zekât, hibe, vakıf, sadaka vs. benim işim değil.” Hayır. Bu düşünce kat’iyen doğru değil. Herkes, Allah’ın kendisine bahşettiği imkânlarla, O’nun yolunda kullukta bulunmakla mükelleftir. Öyleyse, on milyona sahip olan da, yüz milyara sahip olan da, elinde bulundurduğu meblağ içinde, Allah’ın hakkını araştırarak, halkın hakkını araştırarak infakta bulunup Rabbisinin rızasını kazanmaya çalışacaktır. Hususiyle günümüzde, Allah’ın yüce dininin yüceltilmesi ve yükseltilmesi uğrunda, bu yüce davaya inanan herkesin ama herkesin, sahip bulunduğu imkânlarla bu kervana katılması şarttır. Dolayısıyla “Şu anda fakirim, zengin olayım da, ondan sonra infak ederim.” anlayışı, mü’min anlayışı değildir ve olamaz da.

Evet, Allah kendi katında amelleri değerlendirirken, onun azlığına ve çokluğuna göre değil, o işin ihlâslıca yapılıp yapılmadığına bakar. Onun için Bediüzzaman’ın ifadeleriyle “Bazen bir zerre ihlâslı amel, batmanlarla hâlis olmayana racih gelebilir.”1

166