Bu kısa açıklamadan sonra, soruya esas teşkil eden mevzua geçebiliriz: Günümüzde, iman ve Kur’ân’a sahip çıkmada ve onu neşretme vazifesini üzerine alma konusunda çok defa madde ön plana çıkmaktadır. Meselâ, malıyla Allah yolunda mücadele etme, yani onu hak yolunda, zekât ve zekâtın ötesi hibe, vakıf, sadaka vs. şeylerle destekleme… gibi.
Yalnız burada yanlış anlamalara sebebiyet verebilecek ince ve dakik bir noktaya işaret etmek istiyorum. Allah’ın kendilerine mal mülk ihsan ettiği insanlar, zekâtlarını versinler, hatta zekâtın ötesinde ve onun çok çok üstünde infaklarda bulunsunlar, ama bedenen hizmet yolunda koşmasalar da olur demek doğru değildir. Bu konudaki mütalâalarımı farklı yerlerde ve defaatle arz etmişimdir. Yeri geldiği için kısaca tekrar etmek istiyorum:
Meselâ, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), İnsanlığın İftihar Tablosu’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıdığında, Mekke’nin ileri gelen zenginleri arasındaydı. Vefat ettiğinde ise geride bıraktıkları hepimizin mâlumu!. Evet O, Allah Resûlü’nü (sallallâhu aleyhi ve sellem) tanıdıktan sonra, bütün mal varlığını İslâm yolunda harcamış ve bitirmişti. Ama beri taraftan da, başta hicret olmak üzere Bedir, Uhud, Hendek, Hayber, Tebük vs. bütün muharebelere, bütün mücahedelere bedenen de iştirak etmişti.
Görüldüğü gibi malın hepsini Allah yoluna infak etmek, bedenen yapılan mücadelelere katılmaya engel değil. Farzımuhal, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh), bunlardan birisine katılmasaydı, belki de Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Tebük hareketi dönüşü, Ka’b b. Malik’e dediği şeyleri ona da diyecek, Ka’b b. Malik ve arkadaşlarına uyguladığı boykotu ona da uygulayacak ve hakkında semavî af fermanı gelinceye kadar onunla konuşmayacak, kimseyi de konuşturmayacaktı. Nereden biliyorsunuz?