İçeriğe geç

Kur’ân ile kâinat arasındaki tetâbukun kavranması ve bunun insan hayatına ve bu hayatın kanunlarına tatbik edilmesi, dinî hayatın da, dünya ve ahirete ait muvaffakiyetlerin de en önemli bir rüknüdür. İslâm’daki tefakkuh ve bu ameliyenin önemli bir ürünü sayılan “fıkıh” bu buluşma ve vahdetin ehemmiyetli bir tezahürü kabul edilebilir. Düşünün ki, en çok kıyas ve içtihad Hanefî fıkhında yapılmıştır. Hatta Hanefîler bu mevzuda bir hayli tenkide de uğramışlardır. Ancak bu ekol, din-insan-kâinat münasebetini en iyi ortaya koyan, Selçuklu, Osmanlı, hatta Abbasî gibi büyük devletlerin idaresinin dinî-hukukî temellerini teşkil eden bir fıkıh ekolüdür ve gelişmeye, açılmaya da fevkalâde müsaittir.

Ben şahsen İmam Malik’i çok ama pek çok severim. Ne var ki, Muvatta ile bugün Erzurum’u bile idare etmenin mümkün olamayacağına inanırım. Hanefî fıkhının genişliği ve umumî hakikatlar çerçevesindeki esnekliğidir ki, kıtalara hükmeden Müslüman devletler hep onu esas almış ve onun üzerinde yürümüştür. Osmanlı döneminde bile kanun adına ortaya konan şeyler hicrî altıncı asırda yapılan tedvinatın bir adaptasyonundan başka bir şey değildir. İşte bu da, hikmetin bir diğer yönüdür.

175