İçeriğe geç

İmam Gazzâlî, gerçi filozofları tekfire kadar gitmiştir ama filozofların da nassları olduğu gibi kabul etmeyi aptallık sayma, ilm-i ilâhîyi sınırlama, filozofları peygamberlerden üstün tutma, haşr-i cismanîyi kabul etmeme gibi küfre götürücü inanç ve düşünceleri taşıdıkları da bir gerçektir. Şu kadar var ki, onların bu tavırları bir cihetten de Zâhirîlere reaksiyondan ileri gelmiştir. Evet, olabildiğince temkin, hüsnüzan ve selefi hayırla yâd etme anlayışı içinde bile olsa, “Ehl-i Sünnet’in donmuş kafaları ve eblehleri” diyebileceğimiz, insan düşüncesini bütün bütün donduran, hatta öyle ki birbirine zıt rivayet ve nasslar arasında bile tercih yapamadan, hepsine “Doğrudur, amel edilmeli.” dogmasıyla yaklaşan, bu buzdan kafaların ifratları, felsefecileri tefrite götürmüştür.

Şimdi bu “dalâlet-âlûd” felsefeye hikmet gözüyle bakamasak bile, yukarıda arz ettiğimiz gibi, bunlar karşısında, zamanımıza ait meseleleri, aklî bir çerçeve içinde ele almaya, yani fünûn-u müsbete ve içtimaî ilimlerin prensiplerine göre düşünüp, Kur’ân ve Sünnet çizgisinde bir “akliyât” ve “mantıkiyât” sistemini de hikmet sayabiliriz.

Ayrıca kâinat kanunlarının, insan hayatının kanun ve prensipleriyle mutabakatının araştırılması, Kur’ân-ı Kerim’le kâinat arasındaki uyumun sezilip ortaya çıkarılması da hikmet mefhumunun içinde mütalâa edilmiştir. Evet, eğer, Kur’ân-ı Kerim ile kâinat arasında fikrî zıtlıklar yaşanıyor ve biri hep diğerine zıt görülüyor ve gösteriliyorsa, böyle bir anlayış içinde olanlar ehl-i Cennet olsalar dahi, dünya hayatı adına herhangi bir muvaffakiyet elde edebilmeleri mümkün değildir.

174