Ebede uzanmış emeller taşıyan, ebedden ve ebedî Zât’tan başka hiçbir şeyle tatmin olmayan, “Ebed! Ebed!” diye feryat eden ve Cennet’i, Cemâlullah’ı arzulayıp duran insanın yaratılışında da bir gaye ve hikmet vardır. Aydın ruhlar işte bu gaye ve hikmeti vicdanlarının en derin noktalarında bile hissedebilirler.
Hz. Ebû Bekir’in (radıyallâhu anh) İslâm’a girişini anlatan çeşitli rivayetler vardır. Bunların içinde sıhhati en kuvvetli olan rivayetlerden birisi de şudur:
Allah Resûlü’ne (sallallâhu aleyhi ve sellem), örtüsünden sıyrılıp halkı inzâr etmesi emri gelince İki Cihan Serveri kendi kendine düşündü: “Ben bu hakikati ilk defa kime anlatayım?” Hemen aklına gelen ilk isim Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) oldu.
Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu düşünceler içinde bulunurken, Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) de evde şöyle düşünüyordu. Beni ve bu kâinatı yaratan birisinin varlığını biliyorum. Fakat O’na bir isim veremiyorum. Bu mevzuu gidip Muhammed’e açmalıyım. Zira O, bu gibi meseleleri herkesten daha iyi bilir.
Allah Resûlü ve Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) birbirlerinden habersiz, birisi Hakkı talim, diğeri ise Rabbi taallüm düşüncesiyle yekdiğerinin evine gitmek üzere evlerinden çıkarlar. Her ikisi de bir sokakta karşı karşıya gelirler. Bu vakitsiz karşılaşış her ikisini de hayrette bırakır. Birbirlerine çıkış sebeplerini sorarlar; her ikisi de duygu ve düşüncesini dile getirir. Ve Allah Resûlü büyük bir sevinçle Hz. Ebû Bekir’i (radıyallâhu anh) hak dine davet eder. O da derhal İslâm’a girip, Müslüman olur.6
Dipnotlar
- 6 İbn Kesir, el-Bidâye ve’n-nihâye 3/17.