Yukarıda, insanın fıtraten güzel şeylere meftuniyetinden bahsedip, Kur’ân’ın, o engin ifadeleriyle bu duyguya nasıl parmak basıp onu ihtizaza getirdiğini bir-iki misalle izah etmeye çalışmıştık.
Şimdi bir lahza burada durup, bir de bu tablonun öbür tarafına bakmak yararlı olacaktır. Zira güzele karşı meftun olan insanda, kötü şeylere karşı da bir nefret hissi vardır. Acaba ondaki bu his nereden kaynaklanmaktadır? Bu sorunun cevabını bulabilmek için, yine bütün problemlerimizin çözüm kaynağı olan Kur’ân’a müracaat ederek konuyu orada takip etmemiz uygun olacaktır.
Kur’ân, insan fıtratında mündemiç bulunan nefret duygusunu harekete geçirerek, sevgiyle ulaşılacak hedefe onu bir vesile yapmaktadır. Evet o, bir tarafta, bütün ferahlatıcılığı ile o tasavvurları aşkın Cennet’i sunarken, öbür tarafta da olabildiğine dehşet vericiliğiyle Cehennemleri resmeder ve vicdanlarımıza sunar: “Zakkum ağacı, günahkârların yemeğidir. O, erimiş maden gibi onların karınlar(ın)da kaynar. Sıcak suyun kaynaması gibi. (Allah, zebanilere emreder): Tutun onu, Cehennem’in ortasına sürükleyin. Sonra başının üstüne kaynar su azabından dökün. Tat, zira sen kendi anlayışınca üstündün, şerefliydin.”5
Şecere-i zakkum, ağzı parça parça eden keyfiyetiyle Cehennem sofrasının başyemeğidir. Cennet ehli, insanın bütün arzularına cevap verecek Cennet nimetleriyle nimetlenirken, Cehennem ehlinin yiyeceği de –buna da yiyecek denecekse– zakkum ağacıdır.
Evet, Kur’ân’ın yaptığı tasvirden de anlaşıldığı gibi Cennet ehli, Cehennem’i gördükleri zaman, Cennet’in kendileri için nasıl bir nimet olduğunu; Cehennem ehli de, Cennet’i görünce, nasıl bir nimetten mahrum kaldıklarını açık seçik idrak edeceklerdir.
Dipnotlar
- 5 Duhân sûresi, 44/43-49.