İçeriğe geç

Hâsılı, hakka hizmet yollarında farklı kulvarlarda bulunuyor olsak da inanan gönüller olarak hepimiz ulvî ve kıymetli bir hazineyi taşımak üzere bir kenarından ona el atmışız. “Bu hazinenin en ağır yanını filân zat veya falan şahıs taşıyor.” demek, rekabet ve haset hislerini uyarabileceğinden, doğru değildir. Zaten eğer hakikat bu şekildeyse, o zata öbür tarafta sevabın en büyüğü verilecektir. Fakat biz burada, mübalâğalı ifadelerle kendi çizgimizde bulunan bazı şahısları öne çıkartırsak, hem ilâhî icraatı şahıslara mâl etmek suretiyle şirke düşmüş hem de vifak ve ittifak ruhunu baltalamış oluruz. Hâlbuki temel davası tevhid olan ve şirke karşı ilân-ı harp etmiş bulunan insanların şirkin zerresine bile meydan vermemeleri gerekir. Zira her şeyi var eden Allah’tır (celle celâluhu). O, Kur’ân-ı Kerim’de, bizi de fiillerimizi de Kendisinin yarattığını beyan buyuruyor.171 O hâlde, “Fiillerim bana aittir.” düşüncesinden hareketle, “Ben yaptım.” mülâhazasının, Grek felsefesinin âlem-i İslâm’a armağan (!) ettiği bir Allah belâsı olduğunu bilmemiz ve bütün bunlardan sıyrılarak bizim tam bir tevhid mülâhazasına bağlanmamız gerekir.

İnsanın Allah karşısında nefsine bakışını ayarlaması tevhide ulaşmada önemli bir ölçüdür. İşte bu noktada, “Sen, ey riyakâr nefsim! ‘Dine hizmet ettim.’ diye gururlanma, ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir bir adamla da teyid ve takviye eder.’172 sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o racül-i fâcir bilmelisin.”173 ifadeleriyle kendi konumuna vurguda bulunan, mazhar değil memer olduğunu ifade eden174 ve kendisini hiç gören zat,175 rehberliği açısından bize de bir ders veriyor. Eğer o, kendisi hakkında “hiç” imzasını atıyorsa, zannediyorum bize de “hiç ender hiç” imzasını atmak düşer.

215