Şüphesiz dine, imana, hakikat-i Ahmediye’ye saygının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Fakat ahsen-i takvime mazhar olarak yaratılan zat-ı insan da saygı duyulması gereken kerim bir varlıktır. Özellikle vahşetin katlanarak cereyan ettiği, çeşit çeşit bombaların insanlığa karşı kullanıldığı, biyolojik silah olarak sunî virüslerin insanlara bulaştırıldığı bir dönemde, dünyanın böyle bir sulh-u umumiye ihtiyacı vardır. Evet, korkunç derecede öldürücü dalgaların çarpışıp vuruşması içinde insanlığın helâk olup gitmemesi adına belli dalgakıranlarla bu dalgaların kırılması gerekir.
Bayramlarda, Devr-i Risalet-penahide ve daha sonraki asırlarda bu türlü aktivitelerin yapılmaması, fıkıh kitaplarında bunların yer almaması, bizim kalblerin yumuşadığı bu mübarek zaman dilimlerini vesile ittihaz ederek ve önemli bir fırsat aralığı görerek hayırlı bir kısım faaliyetler yapmamıza mani değildir. Nitekim kandil gecelerinin mübarekliği mahfuz, İslâm’ın ilk asırlarında bu geceleri değerlendirme adına günümüzdekine benzer aktiviteler yapılmamıştır. Zaten temel kaynaklara bakıldığında sırf bu gecelere mahsus belirlenmiş bir kısım ibadetlerden bahsetmek de zordur. Bununla birlikte bu gecelerde çokça namaz kılınması, Kur’ân okunması, tesbih çekilmesi, dua edilmesi gibi ibadet ü taat adına bazı şeyleri tavsiye etmede de hiçbir mahzur yoktur. Zira bu kıymetli zaman dilimleri birer zarf olması yönüyle, o zarf, içinde yapılan amellere değerler üstü değer katar.