Salâbet-i diniye çizgisine erişebilmek için mü’minin, taklidî imandan tahkikî imana ulaşmaya çalışması, sonra da iman hakikatleri mevzuunda sürekli derinleşme peşinde koşması ve ele aldığı her meseleyi akl-ı selim ve muhakemeden geçirerek ilim blokajı üzerine oturtması gerekir. İşte böyle bir mârifet yolcusu karşılaştığı her hâdisede Allah’a dayanır, takvaya sarılır, sebeplere riayet eder, her adımını temkinle atar, oyuna gelmez ve asla hisleriyle hareket etmez. Zira onun ruhunda oluşturduğu mârifet, muhabbet ve aşk u iştiyak peteği her konuda ona yol gösterir. Bu açıdan taassup daha ziyade, mukallitlerin ve kulaktan dolma bilgilerle hayatını idare eden insanların tavır ve davranışlarında kendini gösterir. Evet, bir mü’minin taassuba düşmeden salâbet-i diniye çizgisinde hayatını sürdürebilmesi için, öncelikle Kur’ân ve Sünnet’teki temel esasları çok iyi bilip hazmetmesi, sonra da sahip olduğu malûmatı bu iki kutsî kaynakla test etmesi, Kitap ve Sünnet’ten anladıklarını da selef-i salihînin safiyâne içtihat ve istinbatlarına vurması, farklı bir tabirle bugüne kadar gelen fuhûl-i ulemanın mânevî icma olarak isimlendirebileceğimiz ortak mütalâalarını nazar-ı itibara alması gerekir. Bütün bunları sağladıktan sonra da o, ellerini yüce dergâha açıp:
“Rabbimiz, bizi hidayete erdirdikten sonra kalblerimizi zeyğe uğratıp kaydırma ve nezd-i ulûhiyetinden bizlere hususi rahmette bulun.”128 duasıyla her türlü tercih ve kararında Cenâb-ı Hakk’a sığınmalıdır.