Hayır, şevk, kat’iyen kahkahayla gülüp oynama, sevinçten hoplayıp zıplama, ölçüsüzce neşelenme ve gâfilâne yaşama demek değildir. Böyle bir anlayış, ehl-i gafletin işi ve tarz-ı telâkkisidir. Şevk, az önce de ifade ettiğim gibi, asla yeise düşmeme, gevşeklik göstermeme, sürekli hizmet etme arzusuyla gerilme ve Cenâb-ı Hakk’ın inayetlerini gördükçe daha bir coşkuyla kanatlanma mânâlarına gelmektedir. Allah Teâlâ’nın muvaffak kıldığı hizmetler ve başarılar karşısında, “Değildir bu bana lâyık, bu bende, / Bana bu lütf ile ihsan nedendir?” hissiyle ve rahmet-i ilâhiyenin sağanak sağanak yağdığını görmenin verdiği heyecan neticesinde nimetlere kendi cinslerinden şükretme isteğiyle dolmaktır. Bu mülâhazayı tahdis-i nimet kabîlinden seslendirerek, “Yâ Rabbi, bana da güzel bir urba giydirdin, bütün hata ve kusurlarıma rağmen beni de bu halkaya dahil ettin; kardeşlerimden ayırmadın. Dahası, Sen dünyanın dört bir yanında gönül kapılarını açtın ve arkadaşlarımızı muvaffak kıldın; kainâtın zerrâtı adedince şükürler olsun Sana!” demek ve kendini sürur içinde hissetmektir.
Gerçi, bu duygularla dolan bir mü’minin gönlünü de bir çeşit neş’e kaplar. Ne var ki, gafillerin neşeleri nefsi heyecanlandırır, hevesi uyarır ama ruhu karartır. Kur’ân yolundaki neş’e ve şevk ise, insanın nazarlarını mealiye (ulvi hakikatlere) çevirir, ruhu coşturur ve nefsi zayıf düşürür. İşte bu sırra binaendir ki, İnsanlığın İftihar Tablosu’nun sünnet-i seniyyesinde lehviyâta yer yoktur.