İçeriğe geç

İkinci tehlike ise, müntehayla alâkalıdır; nazarîden amelîye geçmek ama zamanla o ameli folklora dönüştürmektir. Bir insan, belli bir noktada İsm-i A’zam’ın tecellîlerine mazhar olsa ve başını kaldırdığı zaman İsrafil’in azametli heykelini görecek keyfiyete erse bile, şayet bir süre sonra meseleyi sadece kültürün bir parçasıymış gibi ele almaya başlarsa, onun karbonlaşması ve yıkılıp gitmesi kaçınılmaz olur. Sadece semayla, semahla, mevlitle, gazelle ve gırtlak ağalığı yapan bazı kimselerin ilâhîleriyle müteselli olma, bir kültür faslına ve sönme dönemine adım atma demektir. Karbonlaşmamak, yıkılmamak, sönmemek ve dinin amelî yanını kültüre kurban etmemek için İslâm’ın her meselesini şuurluca ele almak lâzımdır. Kimileri, şuursuzca yatar kalkar ve bu yaptıklarına “namaz” derler; sadece yemeden içmeden kesilip aç durmayı “oruç” zannederler; mukaddes topraklarda bir turist edasıyla dolaşmayı “hac” bilirler. Babadan-anneden gördükleri ya da kültürün bir parçası olarak algıladıkları fiilleri şuurunda olmadan ve içte bir ürperti duymadan ortaya koyar ve kendilerini ibadetin hakkını vermiş sayarlar. Hâlbuki, Kur’ân-ı Kerim bu ibadetleri nazara verirken, onların tamamiyetini huşu’ ve hudu’ ile yapılmalarına bağlamaktadır. Huşu’; Allah’a karşı korku ve sevgi ile boyun eğmektir, gönülden saygı ve inkıyattır. Hudu’; Allah’ın azameti karşısında mahviyetle iki büklüm olmaktır, samimî teslimiyettir. Huşu’ ve hudu’ ise; bir kulun, Cenâb-ı Hakk’ın azamet, celâl ve ceberûtu ile kendi acz, fakr, ihtiyaç ve küçüklüğünü müşterek mülâhazaya alması sayesinde kalbinin hep saygı ve tâzimle atması; hâl ve beyanlarının da bu telâkkiye tam bir tercüman olmasıdır. Böyle bir kul, yolun başında da sonunda da her zaman edepli davranır, saygıyla oturup-kalkar, haşyet soluklar; meleklerle atbaşı hâle gelse bile her zaman mahviyet ve tevazu mırıldanır. İşte, Kur’ân ancak bu hava içinde namazı ikâme edenlere (ve ubûdiyette bulunanlara) kurtuluş vaad etmiştir.

145