Ayrıca, “Kulum Beni nasıl zannederse, ona öyle muamelede bulunurum!”16 mealindeki hadis-i şerifi dar bir çerçeveye hapsetmemek ve onu daha şümullü olarak değerlendirmek gerekir. Evet, “Beni çeşit çeşit nimetleriyle sevindiren, sırat-ı müstakîme yönlendiren, sürçmelerimi bağışlayan ve günahlarımı yarlığayan bir Rabbim var.” demek, hüsnüzannın ifadesidir. Fakat, bir de, hayatımız adına takdir buyurulan her meselede bizim saadetimizin esas alındığına ve her şeyin bir profil gibi bizim üzerimize işlenmiş olduğuna inanmak vardır ki, Rabbimiz hakkındaki hüsnüzannımızın tamamiyeti bu inanca bağlıdır. Cenâb-ı Hak dilerse, bizi sürgün eder, sizi başka bir imtihana tâbi kılar, bir başkasını zindana atar; ama ne yaparsa yapsın, Rabbimizin her icraatı neticede bizim faydamızadır; hep bizi bir yere celbetmeye, cezbetmeye ve ebedî mutluluğa ulaştırmaya matuftur. Namaz, oruç, hac ve zekât gibi mükellef bulunduğumuz ibadetlerden zahirî belâ ve musibetlere kadar mazhar olduğumuz ya da maruz kaldığımız her şey bizim lehimize plânlanmıştır. İşte, bu hakikate gönülden iman etmek Mevlâ-yı Müteâl hakkındaki hüsnüzannın doruk noktasını tutmaktadır.
Sözün özü; iyi niyet, müsbet düşünce ve güzel görüş, insanın gönül safvetinin ve vicdan enginliğinin emaresidir. İnsan, bir kere başkalarını sorgulamaya başlayınca sanık sandalyesine oturtmadık hiç kimse bırakmaz; daha baştan hüsnüzanna yapışmazsa, herkesi ve her şeyi yargılamaktan uzak kalamaz. Dolayısıyla, her fert nefsiyle hesaplaşırken –yeise düşmemek şartıyla– kendini yerden yere vurmalı; fakat, diğer insanlar söz konusu olduğunda hüsnüzanna sarılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, suizanda isabet etmektense hüsnüzanda yanılmak daha hayırlıdır.
Dipnotlar
- 16 Buhârî, tevhid 15, 35; Müslim, zikir 2, 19, tevbe 1.