İçeriğe geç

İnsan-ı Kâmil Efendimiz’in (aleyhi ekmelüttehâyâ vetteslîmât) halka-yı tedrisinden dersini alan ve her hâliyle O’na benzemeye çalışan Hazreti Ebû Bekir (radıyallâhu anh) da peygamberâne tevazu ve mahviyetin en güzel mümessillerinden biri olarak yaşamıştır. Öyle ki, hayatı boyunca methedilmeyi hiç sevmemiş ve övülmekten hep rahatsızlık duymuştur. Hatta rızası olmadığı hâlde övüldüğü zamanlarda utancından kıpkırmızı kesilmiş ve Allah korkusundan dolayı hemen el açıp şöyle dua etmiştir: “Rabbim! Sen beni benden daha iyi bilirsin. Ben de kendimi başkalarından daha iyi bilirim. Ey Âlemlerin Rabbi! Halkın bende zannettiği iyilik ve faziletleri bana nasip et; insanların bilmedikleri günahlarımı da bağışla! Söyledikleri güzel sıfatlardan dolayı kendini beğenmişlik ve gurur gibi tehlikelere düşmekten beni koru!”11

Demek ki, takdir, tebcil ve övgüler karşısında mü’mince tavır mahviyettir; “Allahım hakkımda söylenen bu sözleri dua olarak kabul buyur; bunları benim için gurur ve kibir sebebi kılma ve beni nefsimle baş başa bırakıp ayağımı kaydırma!” diyerek hemen bütün medh ü senâların asıl sahibi Mevlâ-yı Müteâl’e sığınmaktır. Evet, takdir beklememek ve övülmeyi hiç istememek bir seviye meselesidir; bazı mü’minler de yer yer ve zaman zaman yaptıkları ameller ile başkalarının takdirlerini bekleyebilirler. Ne var ki, medh ü senâlar karşısında kalb balansını ayarlayabilme gayretinde olmak bütün inananlar için bir vazifedir. Aksi hâlde, insan nefsine uyar ve kendini şımarıklığa, gaflete salarsa, tebrik ve takdirler onun ayağını kaydırabilir. Nitekim, Vehb İbn Münebbih Hazretleri buyurur ki, “Bir insanın dinî hayat adına en güzel ahlâkı, dünyaya rağbet etmemesidir; en şerli huyu da, nefsinin arzu ve isteklerine uymasıdır. Nefse uymanın alâmeti ise; malı, makamı ve insanlar arasında methedilmeyi sevmektir.”12

350