Aslında, sahabe ve selef-i salihînden çokları bu tür âyetlere muhatapları açısından değil de zemmettiği ya da övdüğü sıfatlar zaviyesinden bakıp meseleyi öyle değerlendirmişlerdir. Meselâ, bir âyette inançsızların ya da münafıkların yalancılıkları nazara veriliyorsa, “Nasıl olsa onlara söyleniyor!” deyip geçiştirmemiş; “Acaba bizde de yalancılıktan bir kırıntı var mı?” diyerek hemen nefis muhasebesine girişmiş ve temkinli olmayı yeğlemişlerdir. “Şayet yalancılık Cenâb-ı Hak indinde mezmumsa ve Allah yermesini de methetmesini de sıfatlara göre yapıyorsa, yalan söyleyen kim olursa olsun o yerilmeye müstehaktır.” düşüncesini benimsemiş ve bütün kötü sıfatları da bu mülâhazaya göre ele almayı esas edinmişlerdir. Mevlâ-yı Müteâl’in hoşnut olmayacağı bir işe yanaşmamak ve su-i akibete uğramamak için hep teyakkuzda yaşamış, kendilerini asla emniyette görmemiş; Kur’ân’ın zemmettiği her hal, hareket ve sıfatın kendilerinde de olmasından endişe duymuş ve onlardan uzak durmaya gayret göstermişlerdir.