Önsöz Yerine
Ölümsüzlük İksiri
Ebediyet arzusu damarlarında kandır insanın. Beşer, ölümsüzlüğe meftundur, sonsuzluğa âşıktır. Babadan kalma bir mirastır bu aşk. Şeytanın, Hazreti Âdem’e vesvese vermeye çalışırken, “İster misin sana ebediyet (ölümsüzlük) ağacını, zamanın geçmesiyle zeval bulmayan bir devlet ve saltanatı göstereyim?”1 demesi bu yüzdendir; İnsanlığın Atası’nı (aleyhisselâm) “yasak meyve”ye el uzattıran sâik, tabiatında var olan ölümsüz hayata kavuşma rağbetidir.2
İnsandaki bekâ aşkına, ebediyet özlemine ve bitip tükenme bilmeyen emellere karşılık dünya hayatının çok kısa oluşu, Âdem’in çocuklarına yaşlılığın çaresini, ölümsüzlüğün şifresini ve sonsuzluğun sırrını arayıp bulma fikrini ilham etmiştir. Bu düşünce, beşer tarihinin ilk dönemlerinden itibaren hemen her toplumda tesirini göstermiş ve ebedî hayatın anahtarını arayan kimselerin mücadelelerini anlatan Gılgamış destanı ve İskender efsanesi gibi pek çok hikâyenin doğmasına sebebiyet vermiştir.
Hususiyle Ortaçağ’da, simyagerlerin en büyük hedefi, hem madenleri altına çevireceğine hem de bütün hastalıkları iyileştireceğine ve hayatın sonsuza dek sürmesini sağlayacağına inandıkları ölümsüzlük iksirini, efsanevî bir madde olan “kibrit-i ahmer”i bulmak olmuştur.
Bazen “âb-ı hayat”, “aynü’l-hayat”, “nehrü’l-hayat”, “âb-ı câvidânî”, “âb-ı zindegî”, “âb-ı bekâ” şeklinde anılan, kimi zaman “hayat kaynağı”, “hayat çeşmesi”, “bengi su”, “dirilik suyu” sözleriyle nazara verilen, bazen de Hazreti Hızır’a ve İskender’e atfen “âb-ı Hızır” ya da “âb-ı İskender” unvanlarıyla yâd edilen bu sonsuzluk tiryakı, –suyun bütün canlılar için taşıdığı önemden dolayı– genellikle bir çeşit su olarak tahayyül edilmiş ve bütün dünya mitolojilerinde olduğu gibi, bizim kültürümüzün esaslarını meydana getiren dinî ve millî eserlerde de çokça zikredilmiştir.
Dipnotlar
- 1 Tâhâ sûresi, 20/120.
- 2 A’râf sûresi, 7/21.