İçeriğe geç

Evet, dünden bugüne Hızır’a özenenlerin binlercesi insanlığa âb-ı hayat getirmek için Kafdağı’nın arkasına azm-ı râh etmiş; fakat, ekserisi o iksirin emaresini dahi görememiştir. Çünkü, onlar mânâya bütün bütün kapalı kalmış, ebediyet tiryakını maddede aramışlardır; aydınlık iklimlere açılma yerine karanlıklar ülkesine seyahat yapmışlardır; kendi içlerine doğru yol vurup gitmeleri gerekirken özlerinden her gün biraz daha uzaklaşmış ve âfakta âfakîliklere takılmışlardır.

Oysa, ihtiyarı gençleştiren, hastayı iyileştiren ve ölmüşü ebedî diriliğe erdiren bengi su gerçekten mevcuttur. O, “tevhid şerbeti”dir; yalnız Bir’i görme, Bir’i bilme, Bir’i söyleme, Bir’i isteme, Bir’i çağırma, Bir’i talep etme, mâsivâyla olan münasebetleri de hep O’nun hoşnutluğuna bağlama ve her şeye O’ndan ötürü alâka duyma usâresinden elde edilen zülâldir. Cenâb-ı Allah’tan habersiz ve haktan kopuk yaşayanların daha ömürlerinin baharındayken ölüm yudumlamış gibi olmalarına, sonra da ebediyen hasret ve hicran içinde inleyip durmalarına mukabil, kalb zirvelerine yükselip can gözüyle O’nu temaşa edenler, her şeyi bulmuş ve hizlandan kurtulmuş sayılırlar. Şu kadar var ki, böyle bir şâhikaya ulaşma, hayvaniyeti bırakıp cismaniyetten uzaklaşmaya ve biyolojik hayat çeperinden sıyrılarak, kalb ve ruhun hayat mertebelerine yönelmeye bağlıdır. Bu yolun en hızlı yükselme vasıtası ise, iman, mârifet ve muhabbetullah hakikatlerine karşı sürekli açık durmaktır. Bu itibarla, tevhid “aynü’l-hayat”tır, iman “âb-ı bekâ”dır; mârifet “can gözesi”, muhabbet “Hızır çeşmesi” ve İslâm ebedî saadet bahşeden bir “kevser çağlayanı”dır.

4