Vakıa, insan fânidir; fakat, o bekâ için halk edilmiş ve bâki bir Zât’ın aynası olarak yaratılmıştır. Mevlâ-yı Müteâl, insana Kendi bâki esmâsının cilvelerine ve nakışlarına medar olacak bir suret bahşeylemiş ve onu bâki meyveler verecek işleri görmekle tavzif etmiştir. Demek ki, beşerin hakikî vazifesi, bütün istidadıyla o Bâkî-i Sermedî’nin esmâsına yapışıp, ebed yolunda O’nun rızasına yürümektir. İnsanın saadeti de buna bağlıdır. Şu hâlde, diliyle يَا بَاقِي أَنْتَ الْبَاقِي dediği gibi, kalbi, ruhu, aklı ve bütün letâifi ile de O’nun yegâne Bâkî, Ezelî ve Ebedî, Sermedî, Mâbud, Maksud, Mahbub, Matlub ve Dâim olduğunu haykırabilen bir insan gerçek bengi suyu bulmuş demektir. Çünkü, Bâkî’ye müteveccih olmak “âb-ı bekâ” yudumlamaktır. Zaten, mutasavvıflar, âb-ı hayatı, Cenâb-ı Allah’ın “Hayy” isminin hakikatinden ibaret görmüş ve bu ism-i şerifi öz vasfı hâline getiren kimselerin, ölümsüzlük iksiri içmiş olacağını söylemişlerdir.
Fâniliğin ve ölümün yüzündeki kara perdeyi yırtan, kabri ebedî saadet âleminin bekleme salonu olarak gösteren ve mutluluk arayan gönülleri hayat ırmağına ulaştırıp onlara sonsuzluk şerbeti içiren Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) de bir rahmet menbaıdır. Hasta ruhlar O’nun sözleriyle şifayab olur, ölü gönüller O’nun nefesleriyle ebedî hayatı bulur.. ve O’nun şefaati bütün mü’minler için bir can suyudur.