İçeriğe geç

Nasıl mânâsız ve boş olabilir ki; biz dinimizi korumanın yanı başında, dilimizi de korumak mecburiyetindeyiz. Dinî ve millî değerlerimizi dilimiz vesilesiyle tanıtıyor, dinimizi onunla anlatıyoruz. Türkçe dokuz asırdan beri bu topraklar üzerindeki halk tarafından konuşulagelen bir dildir. Bu dilde her biri birer cevher olan oturmuş kelimeler vardır. Onlara yüklenen çok derin mânâlar geçmişten geleceğe uzanan birer emanettir. Bugün konuştuğumuz dil, nesiller boyu sessiz sessiz hafızalarımıza yerleşen ve ruhlarımıza nakşedilen duygu ve düşüncelerin nakil vasıtasıdır; usta şair ve yazarların ortak gayretlerinin ürünüdür. Kim bilir bugüne kadar, nice söz üstadları, birer kuyumcu hassasiyetiyle, kelime cevherlerinden ne beyan incileri hazırlayıp bize armağan etmişlerlerdir. Neticede, yüzyıllarca süren bir cehd sayesinde inşa edilen bu söz âbideleri çok derin mânâlar kazanmıştır. Her bir kelime, bir sanat dalında, bir ilim sahasında veya teknik bir alanda özel olarak kullanılan bir terime dönüşmüştür. Meselâ, vesikalandırmak, belgeye dayandırmak, sağlamlaştırmak, yazılı hâle koymak ve bir kimse hakkında “bu emindir, buna güvenilir” demek anlamlarına gelen “tevsîk” kelimesi Hukuk’ta ayrı, gazetecilikte ayrı ve dini ilimlerde da daha farklı mânâlar ifade etmektedir. Fakat öz lisanımızdaki bu enginliği göremeyenler ve bu derinliği nazar-ı itibara almayanlar, o olgun ve oturmuş kelimeleri kaldırıp atar ve yerlerine nesepsiz, pişmemiş, ham sözcükleri koyarlar. Onlar da Türkçe konuşuyor gibi bir hâl sergilerler; fakat –maalesef– öyle yalın, belirsiz ve silik bir üslûpla konuşup yazarlar ki, onlara ait metinlerin ne dediğini anlamakta çok zorlanırsınız.

22