Evet, âşıkâne ve delicesine bu talebin peşinde olmalı; onun tutkunu ve tiryakisi hâline gelmeli… Hatta, namaz kılma gibi en iyi şeyleri o istikamette değerlendirmeli; namazın içinde bile iç mülâhazalarıyla O’nun arkasında olduğunu hep ortaya koymalı. Meselâ, insan, secdeye vardığı zaman, ağzı ne söylerse söylesin, mülâhazaları mutlaka O’nun izzet ve azameti, O’nun rahmet ve merhameti ve O’nun rızası etrafında dönmeli. Dil bazı âyetleri, duaları terennüm etmeli, telaffuz edilen her kelime şuurdan da vize almalı; fakat, iman, yakîn, mârifet, aşk ve şevk isteği de tâlî bir ses gibi sürekli gönül diliyle ifade edilmeli. Hakikî mü’min, bütün söz ve hareketlerine rıza mülâhazasını içirmeli. Her zaman şu hislerle iç dökmeli: “Allahım, mehâfet ve mehâbet duygusuyla gönlümü abad eyle. Senden, fevkalade şeyler istemiyorum; harikuladeliklerle serfirâz bir insan olma peşinde değilim, senin sevdiğin kullardan biri olmayı arzuluyorum. Herkes tarafından bilinen bir insan olmayı değil, bilinmesem de Seni çok iyi bilen bir kul olmayı talep ediyorum. İsterse insanlar hiç tanımasınlar, hiç kabul etmesinler, hiçbir yere koymasınlar; bana yeryüzünde ayağımı basacak kadar bile bir yer vermesinler ama ben Seni çok iyi bileyim ve mârifetine ereyim. Ne olur Allahım, en iyi kime bildirmişsen Kendini, o ölçüde mârifet lütfederek sevindir şu âciz bendeni!”
Seni İsterim!