İşte, bu duygularla meşbu olan bir kul, Allah’ın rızası dışındaki istekler bir anlık gelip kalbine doğduğu zaman, hemen kalkıp bir hata işlemiş gibi tevbe eder, “Estağfirullah yâ Rabbi! Senden gayrı değişik şeylere evvelen ve bizzat gönlümü yönlendirdim, estağfirullah… Senin hakkını mâsivâya verdim ve böylece hak yedim. Evvelen ve bizzat gönül verilmesi gereken Sendin; Sana dilbeste olmam Senin hakkındı, benim de vazifem… Vazifede kusur ettim.” der. Alâka ve irtibat açısından o kadar içtendir… O’nun güç ve kuvvetinin her şeye yeteceği hakkında en küçük bir şirk şaibesine düşmeyecek kadar da muvahhiddir. “Allahım, sadece Senin havl ve kuvvetine sığınıyorum. Dünyalara yetebilecek mekanize ordulara sahip olsam ve onlara küçücük bir değer atfetsem, onu bile Senin kudretine toz kondurma sayarım. Öyle bir cürmü bir şirk kabul ederek başımı yere koyup tevbe etmem gerektiğine inanırım. Çünkü, Sen güç ve kuvveti her şeye yetensin.” şeklindeki mülâhazalar onun fıtratına mâl olmuş imanın, mârifetin, duygu ve düşüncelerin gereğidir. Evet, muvahhid bir mü’minin aklından başka kudret, kuvvet, güç ve servetler geçmemeli; o, Cenâb-ı Hakk’ın bitmez tükenmez hazineleriyle müstağni olmalıdır.