İslâm’ın hata ve günah gibi konularda genel bir bakışı vardır. İnsan, iman ettiği halde bazen hatalar yapabilir, günahlara girdiği olur; bağışlayın, zina eden, hırsızlık yapan mü’minler olabilir. Böyle çirkin bir şey yapan insan, bu günahları helal itikat etmediği sürece mü’mindir ama fâsık mü’mindir, fâcir mü’mindir; belki bazen zâlim mü’mindir. İnanan bir insan da bazen masiyete düşebilir ama yine dindardır. Günümüzde “dindar” derken diyanetinde pek olan, kulluğunda sağlam duran insanları kastediyorlar. Fakat terminoloji olarak “dindar” –“din” Arapça’dan “dar” da Farsça’dan alınmıştır– dine intisap etmiş, ona bağlı insan demektir. Dolayısıyla hepimiz dindar kategorisine gireriz ama hepimizin bir kısım hataları, günahları olabilir. İşte, millet de, devlet de hataları ve günahları olan bu fertlerden mürekkeptir. O zaman meseleye bu zaviyeden bakmak lazım. Devlete ait meseleler mütalaa edilirken de bu bakış açısını esas almak gerekir. Yani; devlet, Allah’ın emirlerine, İslâm’ın prensiplerine ve tavsiyelerine tam riayet etmese de saygı duyulmaya ve desteklenmeye layıktır. Zira, onu meydana getirenler fert fert bizleriz. Öyleyse niye karşısında olacağız ki? Devletin karşısında olduğumuz zaman kendi kendimizin karşısında olmuşuz demektir. Çünkü onu biz çıkardık. “Devletin bugünkü hâlini biz çıkarmadık, böyle olmasını istemedik; her nasılsa geldi, musallat oldu bize!..” diyebilirsiniz; ama rica ederim, beğenmediğiniz hâle gelene kadar neredeydiniz? Onun bu hâle gelişinde bizim de ihmallerimiz yok mu?