Dini yaşamada kılı kırk yararcasına hassasiyet sahibi olan insanların, kendileri adına mülâhazaları belki şöyle olmalıdır: “Doğrusu, sahip olduğum bu imkânlarla, bulmam gerekenleri bulmam, benim için bir vecibeydi. Fakat falan kişi bu imkânlara sahip olamadı ki! Kur’ân’la sağlam tanışamadı, âb-ı hayat çeşmesine veya menhelü’l-azbi’l-mevrûda ulaşamadı, elimizdeki nurefşân kitaplara sahip olamadı, Abdülkadir Geylânî, Şâzilî ve Mustafa el-Bekrî gibi büyük zatları tanıyamadı. Dolayısıyla Cenâb-ı Hakk’ın, hakkım ve liyakatim olmadığı hâlde bütün bu nimetleri bana ikram ve ihsan etmesi karşısında benim de ona göre bir tarz-ı ubûdiyet sergilemem gerekir. Ben başka türlü davranırsam tepetaklak giderim!”
Zira Cenâb-ı Hak, bir insanı eğer harem odasının kapısının önüne almışsa, sübjektif mükellefiyet adına ona yüklediği bazı sorumluluklar var demektir. Hazreti Pîr, İhlâs Risalesi’nde: “Samimî ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sukut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimali var; ortada tutunacak yer bulamaz.” diyor.109 Yani mazhariyete göre bir cereme vardır. Harem odasına alınan, orayla alâkalı gönlüne bir kısım şeyler duyurulan insan, oranın hakkını veremediği takdirde, koridordaki veya umumî kabul salonundaki insanların muamelesine tâbi tutulmaz; tutulmaz ve belki de sokağa atılır. Bu açıdan ismet sıfatına sahip olan ve masuniyetle mahfuz bulunan enbiyâ-i izâm hakkında Cenâb-ı Hakk’ın ağır ifadeleri vardır. Çünkü onların sahip oldukları mazhariyetler çok büyüktür.
İbadete Karşı İştiha