İçeriğe geç

Şimdi asıl konumuza dönecek olursak; sofîliğin de farklı yol ve çizgileri, çeşitli makam ve mertebeleri vardır. Mesela bir sofî, seyr u sulûk-i ruhânîde kalb ve ruh hayatındaki basamakları kat ede ede belli bir noktaya ulaşabilir. Bazen olur ki İmam Rabbânî, Muhyiddin İbn Arabî ve Şâh-ı Geylânî gibi zatlar ulaştıkları bu noktada kendilerinin de, kendi konumlarının da farkına varırlar. Bu sebeple nefis muhasebesinde bulunurken kendilerini çok ağır bir şekilde sorgulamalarının yanında aynı zamanda: “Benim ayağım bütün evliyanın omzundadır.” diyebilirler. İşte bu gibi sözler o zatın kendi konumunun farkına varmasını ifade eder. Hatta bazen bizim gibi avam insanlarda bile bu durum yaşanabilir. Ancak bu gibi hâllerde insan, Allah’la münasebetini kavi tutmuyorsa –hafizanallah– böyle bir farkına varma onu egoizme veya egosantrizme sevk edebilir.

Evet, büyük zatlardan bazıları kendilerinin farkında olarak zirvelere çıkabilir ve çıktıkları zirvelerde sahip oldukları farkındalığı yaşayabilirler. Eğer onlar başkaları hakkında suizanna girmez, başkalarını hafife alma gibi bir yanlışlığa düşmezlerse ulaştıkları zirvelerdeki durumlarını koruyabilirler; koruyabilir, kalbî ve ruhî hayatta zirveleşerek birer âbide şahsiyet hâline gelebilirler.

Hiç Kimse Teminat Altında Değildir

Fakat zirvede de olsa, hiç kimsenin elinde “Sen artık korkmayabilirsin.” şeklinde bir teminat ve bir beraat yoktur. Hâl böyle olunca insan nasıl korkmayacak ki? Kaldı ki bir kutsî hadis-i şerifte Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: لَا أَجْمَعُ عَلَى عَبْدِي خَوْفَيْنِ وَأَمْنَيْنِ“Ben kuluma iki emniyeti de iki korkuyu da birden vermem.”105 Dolayısıyla unutulmamalı ki, burada kendini emin bilen bir insanın akıbetinden korkulur. Diğer bir tabirle, akıbetinden korkmayanın akıbetinden endişe edilir.

129