Bütün bunlar, dar düşünceli insanlara ait nesepsiz düşüncelerdir. Niye nesepsiz diyoruz? Çünkü bizim ruh ve mânâ köklerimizden gelmiyor, onlarla beslenmiyor, onlara dayanmıyor. Oysa ateş nereye düşerse düşsün, onun acısıyla yanan kişi gerçek mü’mindir. Özellikle de bu ateş onun inanç atlasını, değerler dünyasını yakıyorsa buna sessiz ve tepkisiz kalması düşünülemez. Zira Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde şöyle buyurur: مَنْ لَمْ يَهْتَمَّ بِأَمْرِ الْمُسْلِمِينَ فَلَيْسَ مِنْهُمْ “Müslümanların derdiyle dertlenmeyen, onlardan değildir.”32
Kaht-ı Rical
Eskiler, adam kıtlığını “kaht-ı rical” tabiriyle ifade ederlerdi. Günümüzde de ufuklu, kendini yüce bir mefkûreye adamış yüksek ruhların sayısı bir hayli azdır. Çünkü bu tür insanları yetiştirebilecek elverişli kültür ortamı mevcut değil. Öncelikle buna zemin hazırlamak gerekir. Mesela Selçuklular döneminde Nizamülmülk’ün Nizamiye medreselerini açmasının asıl sebebi, kaliteli insan yetiştirmekti. Gerçekten de bu medreselerden çok kaliteli insanlar mezun oldu. Oldukça bereketli bir dönem yaşandı. Sonraki asırlarda da ilme, araştırmaya, tekvinî ve teşriî emirleri okumaya yönelen insanlar oldu. Fakat bir süre sonra bu verimli süreç sekteye uğradı. Bir taraftan Moğol saldırıları ve Haçlı seferleri gibi dış faktörler, diğer yandan içeride yaşanan hercümerçler yüzünden Müslümanlar bir daha bellerini doğrultamadı. Günümüzde de kendi devrini bilen donanımlı insanları yetiştirecek ilmî ve fikrî bir ortam bulunmamaktadır.