Güvenmez asla kendine, emeğine, ameline; beğenmez yaptıklarını, yapacaklarını; debbağın deriyi yerden yere vurduğu gibi ayaklarının altına alır ettiklerini de edeceklerini de. En hayırlı işlerinde bile riyaya, süm’aya, alkış ve takdir beklentisine girdiği/giriyor olduğu endişesiyle sarsılır, rüzgârlarla salınıp sarsılan ağaçlar gibi. Yol boyu hep bu mülâhazalarla yürür ta son noktaya kadar; yürür de, sağda-solda bir sürü derbederin ve dökülüp yollarda zayi olanların يَا لَيْتَن۪ي قَدَّمْتُ لِحَيَات۪ي“Ah keşke sağlığımda şu hayat için bir hazırlıkta bulunabilseydim.”8 deyip inlemelerine karşılık o يَۤا أَيَّتُهَا النَّفْسُ الْمُطْمَئِنَّةُ ۠اِرْجِع۪ۤي إِلٰى رَبِّكِ رَاضِيَةً مَرْضِيَّةًۚفَادْخُل۪ي ف۪ي عِبَاد۪يۙوَادْخُل۪ي جَنَّت۪ي “Ey nefs-i mutmainne, dön Rabbine, sen O’ndan hoşnut, O da senden hoşnut olarak; dön ve gir hâlis kullarım arasına, gir Cennetime.”9 iltifat ve teveccühleriyle istikbal edilir. Bilinmedik uhrevî bişaretlerle şereflendirilir ve kalb ufkundan ne mevhibelere ne mevhibelere mazhar olur.
O, dünyada, “riyâzet” demiş; az yemiş, az içmiş, az uyumuş, kendinden geçmiş; yürümüş itminan ve rıza ufkuna doğru. Aczini, fakrını ve O’na olan ihtiyacını duyarak kendini böyle bir yürümeye mecbur bilmiş; mevsimi gelince de O’nun servet ve gınasına ulaşmış özel inayet ve ihsan faslından. Duymuş en duyulmazları, görmüş en görülmezleri; çamurdan, balçıktan “eşref-i mahluk”un yaratıldığını, maddenin ruhla atbaşı hâle geldiğini; nefs-i emmareden bir nefs-i mutmainne çıktığını görmüş ve tali’inin gülen yüzünü temâşâ zevki içinde yürümüş mekân içinde lâmekâna, cisim içinde câna, onca gaybûbetten sonra ayâna.
Dipnotlar
- 8Fecr sûresi, 89/24.
- 9Fecr sûresi, 89/27-30.