İçeriğe geç

Onlara göre, Kur’ân ve Sünnet’in zâhiri ve herkes tarafından anlaşılan mânâsı kat’iyen muteber değildir; muteber olan zâhir ötesi ve zâhir üstü bâtındır. O bâtınî mânâları da ancak bu işin zirvesindeki seçkinler bilir. Ve yine onlara göre, Allah bir tanedir, taaddüde vesile olacakları için O’na sıfat isnadı doğru değildir – تَعَالَى اللّٰهُ عَمَّا يَقُولُ الظَّالِمُونَ عُلُوًّا كَب۪يرًا –.8 Meselâ –yüz bin defa hâşâ– Allah kudret sahibi olduğu için değil, başkalarına kudret verdiği için –ne demekse– kadîrdir. Ve O’nun diğer sıfatlarını da bu çerçevede yorumlamak icap etmektedir.

Kadim filozoflardan tevârüs ettikleri diğer çarpıklıklar gibi “ukûl-ü aşere” telakkisi bunların önemli bilgi kaynaklarından birini teşkil etmektedir: Yani Allah önce bir “akl-ı evvel” yaratmış; sonra bilvasıta bir nefs-i evvel.. nefis aklın kemalini isteyince harekete ihtiyaç hissetmiş ve bu hareketten eflâk-i semaviye meydana gelmiş.. feleklerin hareketinden soğukluk, sıcaklık, yaşlık, kuruluk, bunlardan da “mevâlid-i selâse” hâsıl olmuş.. sonra gayri iradî böyle bir feyezânla insana kadar bütün varlık şeceresi vücut bulmuş – نَعُوذُ بِاللّٰهِ تَعَالٰى مِنْ هٰذِهِ التَّأْو۪يلَاتِ الْفَاسِدَةِ9– ve derken her şey bugünkü hâlini almış…

110