İçeriğe geç

Mutasavvifînin, نَفْيُ الْوُجُودِ، بَذْلُ الْمَجْهُودِ، اَلْقَنَاعَةُ بِالْمَوْجُودِ، اَلْوَفَاءُ بِالْعُهُودِ، نِسْيَانُ مَا سِوَى اللّٰهِ ف۪ي مُشَاهَدَةِ الْمَعْبُودِ sözleriyle ifade ettikleri; insanın nefis ve enaniyet cihetiyle kendini nefyetmesi, hedefe kilitlenip o yolda bütün gücünü kullanması, Hakk’ın takdirleri karşısında kanaatkâr olması, sözünde durup vaadini yerine getirmesi, Hazreti Cemal-i Lâyezâl’i müşâhede iştiyakıyla “min vechin” mâsivâullahı nisyana gömmesi… gibi hususlar kat’iyen Kur’ân ve Sünnet nasslarına mugayir değildirler; aksine bunları benimseme, hayatı kalb ve ruh seviyesinde yaşamanın yoludur, asılları da Kitap ve Sünnet-i Resûlullah’a dayanmaktadır.

Elhâsıl, din ve diyanet esas, şer’-i şerif bu yolun değişmez programı; fizik ötesi mülâhazalar, keza ruhanî haz ve zevkler ise âmilin ve sâlikin hulûsuna talepsiz terettüp eden ikram ve ihsanlardır. Birbirinden farklı görünen bu iki husus, kaynakları itibarıyla birlik ifade ettiği gibi neticesi itibarıyla da yine bire müncerdir ki, meseleye bu mülâhaza ile bakınca, her şey yerli yerine oturur, zihin ikilemden kurtulur, evvel ayn-ı âhir olur, zâhir de gider bâtına bağlanır.

Hak yolcusu için ilk duyulup hissedilen sıfât-ı sübhaniye ve esmâ-i ilâhiye ile alâkalı bâtın mücerret bir bâtındır ki; buna izafî bâtın da denir. Bunun ötesinde vicdanda inkişaf edip müntehînin iç dünyasını saran âlem-i zâta ait bir bâtın vardır ki, o da “ebtanu’l-bevâtın” diye anılagelmiştir. Bu itibarla da, bâtın ufkuna ulaşan bir hayli kimse olmasına karşılık, esrar-ı ulûhiyete vâkıf insan sayısı oldukça azdır.

113