İçeriğe geç

İsterseniz bir hayli muğlak ve müphem bu konuyu Bediüzzaman’ın o câmi’ yaklaşımıyla noktalayalım: Her şeyin iç kısmına ve perde arkasına melekût, dış yüzüne ve perde önü keyfiyetine de mülk denir. Burada, insan ile kalb arasındaki münasebeti örnek olarak zikredebiliriz: Mülk itibarıyla insan zarf, kalb ise mazruftur. Melekût cihetinde ise bunun aksi söz konusudur. Bu durum, makro planda aynıyla, Arş ve kâinat için de geçerlidir. Şöyle ki, Arş Zâhir, Bâtın, Evvel, Âhir isimlerinin bir tecellî halitası mahiyetindedir. Böyle bir tecellî zaviyesinden Arş mülk, kevn melekût; ism-i Bâtın açısından ise Arş melekût, kevn mülk olur. Farklı bir ifadeyle, Arş’a ism-i Zâhir açısından bakılınca zarf, kâinatlar da mazruf hâlini alır; ism-i Bâtın itibarıyla mülâhazaya alınınca da o mazruf, kevn de zarf gibi mütalâa edilir. Bunun gibi ism-i Evvel itibarıyla وَكَانَ عَرْشُهُ عَلَى الْمَۤاءِ11 mazmunuyla müfâd her şeyin evveli ve bidayeti işaretlenmekte, ism-i Âhir zaviyesinden de, سَقْفُ الْجَنَّةِ عَرْشُ الرَّحْمٰنِ12 beyanına bağlı olarak her şeyin nihayeti vurgulanmaktadır.. ve bu derinliğiyle de Arş-ı Âzam, bilhassa bu dört ism-i şerifin meclâsı, mazharı, aynası olması açısından varlık, kâinat ve bütün şuûnu kaplamaktadır.13

اَللّٰهُمَّ رَبَّ السَّمٰوَاتِ السَّبْعِ وَرَبَّ الْعَرْشِ الْعَظِيمِ رَبَّنَا وَرَبَّ كُلِّ شَيْءٍ مُنْزِلَ التَّوْرَاةِ وَالْإِنْج۪يلِ وَالْقُرَاٰنِ فَالِقَ الْحَبِّ وَالنَّوٰى لَا إِلٰهَ إِلَّا أَنْتَ أَعُوذُ بِكَ مِنْ شَرِّ كُلِّ شَيْءٍ أَنْتَ أٰخِذٌ بِنَاصِيَتِه۪،
أَنْتَ الْأَوَّلُ فَلَيْسَ قَبْلَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الْاٰخِرُ فَلَيْسَ بَعْدَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الظَّاهِرُ فَلَيْسَ فَوْقَكَ شَيْءٌ وَأَنْتَ الْبَاطِنُ فَلَيْسَ دُونَكَ شَيْءٌ،
اِغْفِرْ لَنَا كُلَّ شَيْءٍ حَتّٰى لَا تَسْأَلَنَا عَنْ شَيْءٍ
إِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ وَبِالْإِجَابَةِ جَد۪يرٌ.
114