re kanaat edebilmektir. Dünya baş döndürücü güzelliğiyle, debdebesiyle ve ihtişamıyla karşımıza çıksa ve biz, ona sahip olma imkânı elde etsek bile, önce bunda Allah’ın rızasının olup olmadığına bakmalıyız. Allah’ın rızası yoksa rahatlıkla onu elimizin tersiyle itebilmeli, kaldırıp bir kenara atabilmeliyiz.Ancak biz toplum olarak zaman içinde bu ulvî mülahazaları yitirdik. Râşit Halifeler kendi ruhlarının ufkuna kanat açıp yükseldikten sonra, Allah’la münasebet adına kazanımlarımızı ve maneviyattaki derinliğimizi kaybetme sürecine girdik. Düşünce dünyamızın ışıkları yavaş yavaş kısıldı. Bazen saltanat ve debdebe başımızı döndürdü. Özellikle Hicri beşinci asırdan sonra dünyaya karşı tavır alıp Allah’a yönelmede ciddi bir durağanlık yaşamaya başladık. Belli dönemlerde geçici bir hareketlilik oldu, ufkumuz aydınlandı… Fakat arkasından tekrar karanlık çöktü. Derken bugünlere kadar geldik.Özellikle bir iki asır öncesinden başlayarak günümüze gelinceye kadar şiddetlenen bir şekilde bir ifritten çağ yaşadık; bütün bütün kendi değerlerimizden, ruh ve mânâ köklerimizden uzaklaştık. Dolayısıyla da bir süre sonra değerler yetimi hâline geldik. Daha da kötüsü yitirdiğimiz bu değerleri tekrar elde etme konusunda bizi sonuca götürecek ciddi bir ceht ve gayret de ortaya koyamadık.Günümüzde Müslüman görünen, camiye gelen, namaz kılan nice kimseler vardır ki dünyayı asıl hedef hâline getiriyor, dünyaya çakılı bir hayat yaşıyorlar. Hatta âhiret Allah rızası, adanmışlık diyen insanları yer yer eleştiriyor ve “Siz gönlünüzü çok ötelerdeki şeylere bağlamışsınız. Bu dünyadaki yaşayışı kulak ardı etmişsiniz.” diyorlar. Yani bir yönüyle şeytanın sözcülüğünü yapıyor, nefsin hırıltılarını dile getiriyor, inançsızlar gibi konuşuyorlar.Bu çok ciddi savrulmaya rağmen kaybedilen değerlerin yeniden kazanılması imkânsız değildir, ancak bunun için sağlam bir silkinme gerekmektedir. Bu yolda azmederseniz, etrafa diriliş esintileri sunarsanız Allah bugüne kadar kaybettiğiniz değerleri