kendi düşüncelerinin temsilcisi olabilecek kimseler yetiştirdiler. Bunları o ülkelerin aydınları olarak öne çıkardılar. Yönetimde, ekonomide, bürokraside, medyada vs. en hayatî konumlara onları yerleştirdiler. Kritik vazifeleri, stratejik makamları onlara teslim ettiler. Kısacası koca bir İslam coğrafyasında yer alan bütün devletlerin başına bildikleri, güvendikleri insanları getirdiler ve ülkelerin kaderine onlarla hükmettiler.
Burada bir parantez açmak istiyorum: İslam dünyası tabiriyle ilgili mülahazalarımı farklı vesilelerle daha önce arz etmiştim. Bana göre günümüzde İslam dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların genel ahvaline bakınca, organize olmuş, bir gaye-i hayale kilitlenmiş, derli toplu bir görüntü arz eden, güzel projelere imza atan, yaptığı şeyler yapacağı şeylerin referansı olan, ufku açık, idealist insanlardan oluşan topluluklar göremiyoruz. İslam coğrafyasının insanları, sanki derbederliğe ve perişanlığa, mazlumiyet ve mağduriyetlere razıymış gibi bir hâl içerisinde. Maruz kalınan mazlumiyet ve mağduriyetleri dahi lehimize olacak şekilde değerlendiremiyoruz. Dolayısıyla böyle bir dünyayı İslam’a izafe ederek “İslam dünyası” demenin İslam’a karşı saygısızlık olacağından endişe ediyorum.
Yaşanan bunca acının ve duyulan iniltilerin bir uyanışa vesile olması ümit edilirdi. Yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetlerin heyecanları uyandırması, iradeleri bilemesi, kendi değerlerimize dönme düşüncesini tetiklemesi, doğru yolu bulma noktasında bizim için bir ibre vazifesi görmesi beklenirdi. Bu olsaydı her şeye rağmen kazançlı çıktığımız dahi söylenebilirdi. Zira bugün ‘bir’i verip yarın ‘on’u kazanan kimse kaybetmiş sayılmaz. Bazen yaşanan belalar ve musibetler hâl diliyle bizlere, “Emeklediğiniz yeter, kendinize gelin ve doğrulun artık!” der. Halk arasında yaygın olan şekliyle ifade edecek olursak bazen bir musibet bin nasihatten iyidir. Yani musibetlerin verdiği mesajı doğru okuyup durumdan vazife çıkarabilen bir insan kaybetmiş sayılmaz.