İçeriğe geç

Bazen insan öyle bir ruh hâletine sahip olur ki, genişliğine rağmen koca dünya kendisine dar, sıkıcı gelir ve herkes, hatta bütün kâinat onun gözünde mâteme bürünmüş görünür.. bazen de o, öyle bir hâlet-i ruhiye elde eder ki, evin dört duvarı arasında kendini Cennet’te sanır ve çocuklarını, ailesini, komşularını, hatta her şeyi unutabilir. Öyle zaman olur ki o, dünyaya bir top gibi tekmeyi vurur, yıldızları, galaksileri merdiven yapıp semalara urûc eder.. ve öyle zaman da olur ki, masa başında bir kadeh veya sokakta bir bakışın tesiriyle aşağıların aşağısına iner, iner de, inişine çukurlar, derinlikler yetmez olur. İnsan üzülür, ağlar, sıkılır, dert ve ızdıraplar içinde kıvranır, ya da sevinir, güler, huzur duyar ve dünyalara sığmaz. Yalnız kalır, kabz kabuğunda boğulur.. bir mescit veya gül bahçesi gibi arkadaşlar meclisine girer, bu defa da, üzerindeki bulutların sıyrılmasıyla, yeni açmış bir gül olur. Ne ile izah edeceğiz bütün bu hâletleri; yine moleküllerle mi?

7. Yorulan ruh mudur, yoksa ceset midir?

Kendi âlemine has faaliyetleri, seferleri, ulvî âlemlerde kanat çırpmaları, kalb ile beraber bütün latîfelerini çalıştırıp Allah (celle celâluhu) karşısında hâlden hâle geçmesiyle ruh, yorgun düşer; ardından tekrar âlem-i şehadete dönerek, meşrû dairede latîf münasebetlerle sıklet ve tazyikini hafifletebilir. Bu, meselenin bir yönü; aynı meselenin bir de diğer yönü daha vardır ki, o da şudur:

109