O cahiller, kâinattaki olup-bitenlerin şaşılacak yapısını kavrayamamaktadırlar. Taş ve ağaçların konuşmamasının, insanın konuşması kadar mucizevî olduğunu, onların da ayrı ayrı diller ve lisanlarla, yaratılışın sırlarını haykırdıklarını duyamamaktadırlar. Kendilerinden daha kocaman bir kelle, daha uzun bir dil, daha büyük bir beyin taşıyan hayvanların düşünemediklerini, konuşamadıklarını görüyorlar; buna rağmen, düşünmek gibi, konuşmak gibi nimetler ile mucizelerin kıymet ve ma’nâsını idrak edemiyor Bize bir mucize gelse ya… diyorlar.
Bütün cahiller, böyle birbirine benzer laflar ederler. Kur’ân-ı Kerim, Hazret-i Adem’in karşısındaki kafirin, Resûl-ü Ekrem’in karşısındaki kafirin ve bugün ilim adına cehaletini arzeden üniversiteli kafirin laflarının nasıl da birbirine benzediğini anlatır. Çünkü, hepsi de aynı kaynaktan besleniyorlar: Hâdiselerin nedenini ve niçinini idrak edemeyen basit, sığ ve kısır mantıklarının ürünü olan cehaletten…
Müslüman, inandığı şeyin nedenini, niçinini, nasılını, aslını, faslını, herşeyini bilmelidir. Mü’min, Allah’a hangi esaslara müsteniden inandığını bilmedikçe -bugün olmasa bile yarın- şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulamaz. Kendisi olmasa bile evladı veya torunları o kötü duruma düşmekten uzak kalamazlar. Bu hususu kavrayamayan yakın ecdadımızın, kendilerinden sonra gelen nesillerinin dinsiz olması en bariz misaldir.
Bilerek inanmadıkları, Allah’a îmanla dolup-taşan gönüllere sahip olmadıkları sathî ve basit îmanlarıyla evlatlarına tahkikî îmanı telkin edemedikleri için; çocuklarının îmanları cehaletin ve taklidin ifadesi oldu, tesirsiz kaldı. Böylesi bir îman üç-beş zaman yetse bile uzun zaman tatmin etmedi ve dinsiz, ateist nesiller meydana geldi.
Müslüman cahil değildir, olamaz da. Şeriat dilindeki cahil, kafir demektir. Onun için mü’min herşeyi bilecek; bilmeyi de bilgisizliği de bilecek…