Kâbe’ye yürümeli, Allah için Kâbe karşısında el açmalı, Allah için Mültezem’e yüzünü koymalı, Allah için Hacerü’l-Esved’i istilam etmeli veya öpmeli, Allah için Mina’ya çıkmalı, Allah için Arafat’ta bulunmalı ve Allah için Müzdelife’ye inmelidir… Kısaca orada menâsikin her birini Allah için yapmalı ve böylece saniyelerinin içine, Allah’ın izni ve inayetiyle, seneleri sığdırmaya çalışmalıdır.Ayrıca insanın bu mukaddes yolculuk boyunca laubaliliğe neden olabilecek ortamlardan kaçınması gerekir. Bunun için de elden geldiğince fuzulî işlerden ve bunlarla meşgul edebilecek kişilerden kendini tecrit etmelidir. Evet, insan orada gereksiz muhabbetlere girmek yerine gönüllerin yumuşayıp gözlerin ceyhun olduğu yerleri kollamalıdır. Mesela Muvacehe’de, parmaklıklara yapışmış bir peygamber âşığının hâli ve ifadeleri benim yüreğimi delmişti. Şöyle diyordu o zat: “Ya Resûlallah! Günlerden beri buradayım. Sesini alamadım. Şimdi Kâbe’ye gideceğim. Bana ‘Ne getirdin?’ diye sorarlarsa ne diyeyim ben?” Buna benzer daha başka öyle şeyler söylüyordu ki insanın etkilenmemesi mümkün değildi. İşte o mübarek mekânlarda gönüllerde heyecan uyaracak böyle fırsatlar kollanmalı ve “Bir daha nasip olur mu, olmaz mı?” şuuruyla hareket edilmelidir.Hâsılı bu kutsal beldeleri, tazarru ve niyazlarımızı Cenab-ı Hakk’a sunma adına çok iyi değerlendirmeli ve oralarda hep ümmet-i Muhammed’in kalbi olarak yaşamalı, heyecan duymalı, o heyecanı dillendirmeye çalışmalıyız. Mesela Kâbe’nin ilk görüldüğü an, duaların kabul buyrulduğu sırlı ve sihirli bir andır. Dolayısıyla bu anın dua adına çok iyi değerlendirilmesi gerekir. Aynı şekilde Mina’ya gidildiği zaman Mina, Arafat’a çıkmak için ilk arınma kurnası olarak görülmeli ve saniye boşa geçirmeksizin orada da Cenab-ı Hakk’a iç dökülmelidir.
Arafat’ta Yürekleri Çatlatırcasına
Ehl-i tahkikin ifadesiyle, Cenab-ı Hak Arafat’ta yapılan duaları –yüzde nispetiyle söylemek belki doğru olmasa da kabul