İçeriğe geç

Sûre-i celîle, evvelâ; hakikî mânâsıyla hamd ü senâya lâyık olan Zât’ı nazara verir; O’nu varlığın esası sayılan bir kısım sıfatlarla tanıtır, her şeyin zimamının O’nun elinde olduğu gerçeği üzerinde durur; sonra da, O’na boyun eğilmesi lâzım geldiğine dikkati çeker; bu boyun eğme ve diğer sorumluluklarla beraber gelen külfet, sıkıntı ve ihtiyaçlar karşısında yardımın sadece ve sadece O’ndan istenilmesi gerektiğini ihtar eder; bilhassa insanoğlu için yardımların en önemlisi sayılan hidayete erdirilme talebini hatırlatır ve bu yüce talebi de en imrendirici bir çerçeve ile verir ki; bu çerçeve ilk günden bu yana, Hakk’ın nimetlerine mazhar olmuş ve azıp-sapma gibi tâli’sizliklere düşmemişlerin çerçevesidir…

Görüldüğü gibi bu sûre-i celîle, âdeta Kur’ân’ın mukaddimesi gibidir. Değişik sûrelerde ayrıntılarıyla anlatılan pek çok yüksek hakikat, onda ya özetlenmiş, ya bir işaretle gösterilmiş veya çağrıştırma prensipleriyle verilmiş gibidir.

Ne var ki, bunların bütününün misallendirilmesi çok zaman alacağından, o hususu, yüzlerce ehl-i tahkik müfessirin isabetli tefsir ve tespitlerine ve onlardan küçük ve bulanık bir damla olan şu kitapçığa havale ederek.. bu kitabın hazırlanışıyla alâkalı bir iki meseleyi arz etmek istiyoruz:

1. Bu kitabın muhtevası, böyle bir kitaba mevzu teşkil etmesi esasına göre hazırlanmadı; camilerde halka hitaben yapılan konuşmalardan derlendi.

2. Eda ve takdimde, cami cemaatinin duygu, düşünce ve hissiyatı nazara alındığından, az dahi olsa rötuşlamalara rağmen, konuşma dili olduğu gibi kaldı.

3. Vaaz üslûbu içinde, bir mevzudan diğer mevzua geçerken, önceki bahislerin hatırlatılmasından bir kısım tekrarlar meydana geldi. Ve kitapta da bunları ayıklama imkânı olmadı.

2