İçeriğe geç

Misal olsun diye sadece bir ikisine temas edelim. Sûre-i Yusuf’ta, Yusuf’un kardeşleri Hz. Yusuf’a çocukluk dönemine ait hırsızlık isnadında bulunurlar. Hâlbuki Mısır azizi olarak tanıdıkları ve biraz sonra kendisine: إِنَّا نَرٰيكَ مِنَ الْمُحْسِنِينَ“Seni iyilerden görüyoruz.”1 diyecekleri insan, az önce iftirada bulundukları Yusuf’un ta kendisiydi. Ancak Hz. Yusuf, onlara iftiralarını yüzlerine vurarak mukabelede bulunmadı. Ne var ki, böyle bir iftira karşısında sessiz de kalamazdı. Onun için, kelâm-ı nefsî ile konuştu ve: قَالَ أَنْتُمْ شَرٌّ مَكَانًا“Siz durumunuz itibarıyla daha kötüsünüz.”2 dedi. Fakat bu nefsî bir konuşmaydı. وَاذْكُرْ رَبَّكَ فِي نَفْسِكَ“İçten içe Rabbini an.”3 âyeti de, nefsî konuşmaya bir delil ve bir işarettir. İşte Allah’ın ezeldeki kelâmı da bu nefsî mânâ içindedir. Cihan, dünyalar, eşya ve insan yoktu. Ama Allah, yine mütekellimdi, konuşuyordu. Kur’ân ezelîdir. Hiçbir şey yokken Kur’ân yine vardı. Fakat bu nefsî mânâda vardı. Çok ince ve ayakları kaydıran bu noktaya sadece bir iki cümleyle baktırmaya çalışacağız:

Kur’ân-ı Kerim okunurken, dinlenirken ve yazılırken, aynı zamanda bu lafızların içinde nefsî mânâ da anlaşılmış olur. Meselâ: إِنَّ الَّذِينَ كَفَرُوا derken, إِنَّ ’de bir “hemze” bir de “nun” vardır. Diğer kelimeler de muhtelif harflerden meydana gelmiştir. Bunları yazı ve şekille ifade ettiğimiz aynı anda kelâm-ı nefsî de vücud bulmakta ve ilâhî kelâm bütün ağırlığıyla kendisini hissettirmektedir.

24