Üsame o günlerde genç bir delikanlıydı ama, Allah Resûlü’ne de ciddî bir yakınlığı vardı. Efendimiz onu en az kendi öz torunları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin kadar severdi. Üsame tavassutu kabul etti. Belki o ana kadar hırsızın elinin kesilmesi hususunda kesin ve muhakkak tatbik edilmesi gereken bir hüküm olduğunu bilmiyordu. Belki de şefkati bilgisine galebe çalmıştı.
Allah Resûlü’nün yanına geldi. Kavmin ricasını intikal ettirdi. İki Cihan Serveri o kadar çok sevmesine rağmen Üsame’ye karşı kaşlarını çattı ve “Bana Allah’ın hükümlerinden birini değiştirmeyi mi teklif ediyorsun?” dedi. Üsame yaptığına çok pişman oldu. Efendimiz bunun ardından minbere çıktı ve cemaate şunları söyledi:
“Sizden evvelki ümmetler, hükmü zayıfa tatbikle helâk oldular. Onlar soylu ve asil bir insan hırsızlık yaptığında hükmü tatbik etmezlerdi. Allah’a yemin ederim, kızım Fatıma dahi hırsızlık yapmış olsaydı, hiç düşünmeden onun elini de keserdim!” Ve emredildi ceza uygulandı.
Hz. Âişe Validemiz diyor ki: “Daha sonra bu kadın bize gelip gider oldu. Eskiye nispeten hâli tamamen değişmiş ve dini bütün bir kadın olmuştu.”15
Yeryüzünde hiçbir sistem İslâm’ın mala gösterdiği bu hürmeti göstermiş değildir. Ancak arz edilen husus, meselenin hukukî yönüdür. Ferde bağlı yönünde ise, hiçbir Müslüman onu mihrap hâline getirip, onun karşısında serfürû etmemiştir ve etmez de… Zira Müslüman sadece Allah karşısında eğilen insandır. Hatta belli bir noktadan sonra o, değil dünya malını, Cennet’i dahi ameline gaye edinmez. Yunus gibi, “Bana Seni gerek Seni!” der ve hayatını O’na bağlı götürmeye çalışır.
Dipnotlar
- 15 Buhârî, hudud 11, 12, 14; şehâdât 8; fedâilu ashab 18; Müslim, hudud 8; Tirmizî, hudud 9; Ebû Dâvûd, hudud 4; Nesâî, kat’u’s-sârik 5.